Bundan sonraki günlerde Mehmet’in etrafındaki çember daraldıkça daraldı. Önce iş yaptığı insanlar mesafe koydu, ardından yıllarca aynı masaya oturduğu ortakları birer birer ondan uzaklaştı. Kimse adını yeni bir anlaşmanın yanında görmek istemiyordu artık. Söylediği sözlerin, çevirdiği hesapların, sakladığını sandığı bütün düzenlerin üzeri açılmıştı. Elif ise ortalarda yoktu; ne bir telefon, ne bir haber, ne de bir açıklama…
Ayşe yavaş yavaş kendi hayatına döndü. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyor, babasının ilaçlarını kontrol ediyor, onunla çay içip günün nasıl geçtiğini konuşuyordu. Dışarıdan bakıldığında sıradan, sessiz bir hayat gibiydi bu. Ama Ayşe için o sessizlik, yıllardır özlediği bir huzur gibiydi. Arkadaşları zaman zaman arayıp onu bir yerlere çağırıyor, “Biraz hava değiştirirsin,” diyorlardı. O ise çoğu kez nazikçe geri çeviriyordu. Kalabalığa değil, kendini yeniden duymaya ihtiyacı vardı. İçinde kırılan yerlerin aceleyle değil, sakince toparlanmasını istiyordu.
Bir akşamüstü, babası için aldığı ilaçlarla eczaneden çıkmış, eve doğru yürüyordu. Yolunu biraz uzatınca nakliye garajının önünden geçti. Kapının yanında duraksadı. İçeride hareket vardı; araçlar girip çıkıyor, şoförler kendi aralarında konuşuyor, işler düzenli bir şekilde sürüyordu. Yeni sorumlu Ahmet, babasının eski tanıdıklarından biriydi. Girişte birkaç şoförle konuşurken Ayşe’yi fark etti. Elini kaldırıp selam verdi. Ayşe de başıyla karşılık verdi.
Bir süre kapının önünde öylece kaldı. Ne bağırış vardı, ne telaşla saklanan hesaplar, ne de Mehmet’in herkesi baskı altında tutan o ağır gölgesi. İşliyordu her şey. Üstelik onun yokluğunda daha da düzgün, daha açık, daha güvenilir bir hâl almıştı. Ayşe bunu görünce içinden derin bir nefes aldı. Demek ki bazı insanların gidişi bir eksiklik değil, ferahlık olabiliyordu.
Yoluna devam etti. Birkaç adım sonra fark etti ki yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Nedensizdi bu gülümseme; ne biri güzel bir söz söylemişti ne de beklenmedik bir haber almıştı. Sadece yürüyordu. Elinde ilaç poşeti, üzerinde akşam serinliği, içinde garip ama tatlı bir hafiflik… Yıllar sonra ilk kez hiçbir şey olmadan gülümsüyordu.
Eve vardığında mutfağa geçti, kendine demli bir çay hazırladı. Sonra fincanını alıp pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. Sokak yavaş yavaş akşamın rengine bürünüyordu. Perdelerin arasından dışarı bakarken telefonunu eline aldı. Gelen iletilere göz gezdirdi. Fatma Hanım’dan birkaç mesaj vardı; hani o yıl dönümü gecesinde yanına yaklaşıp çekinerek konuşan kadın…
Mesajı açtı.
“Ayşe Hanım, size teşekkür etmek istedim. Ben de delilleri toplamaya başladım. Bir avukatla görüştüm. Yakında boşanma davası açacağım. Bana insanın her şeye katlanmak zorunda olmadığını gösterdiniz.”
Ayşe satırları bir kez okudu. Sonra tekrar başa dönüp bir daha okudu. İçinde ince bir sızıyla beraber sıcak bir sevinç yayıldı. Kendi yaşadığı acının başka bir kadına yol açmış olması tuhaf ama kıymetli bir şeydi. Uzun uzun yazmak istedi önce; sonra kelimelerin fazla gelmesinden çekindi. Kısa bir cevap gönderdi:
“Güçlü olun. Başaracaksınız.”
Telefonu masaya bıraktı. Pencerenin dışına yeniden baktı. Gökyüzü koyulaşıyor, sokak lambaları birer birer yanıyordu. Şehrin bir yerlerinde Mehmet vardı şimdi; borçlarıyla, kaybettiği işiyle, yanında olmayan Elif’le baş başa kalmıştı. Ayşe ise burada, kendi evinde, kendi emeğiyle ayakta duran işiyle, yanında babasıyla duruyordu. Üstelik ilk kez kimseye kendini açıklamak zorunda değildi.
Fincanı dudaklarına götürdü. Çay çok sıcaktı, dilini hafifçe yaktı. Yüzünü buruşturmadı. Sadece fincanı iki eliyle kavradı ve önünde uzanan zamanı düşündü. Daha yapılacak çok şey, alınacak çok nefes, kurulacak bambaşka günler vardı. Ve bütün o zaman artık başkasının gölgesinde değil, onun kendi avuçlarının içindeydi.
Yalansızdı bundan sonrası. Küçük düşürülmeden, suçlanmadan, sevilmeyi bir lütuf gibi beklemeden…
Sadece Ayşe vardı.
Ve bu, ona yetiyordu.
