Mehmet’in dudaklarının kenarı kıpırdadı; gülümsedi.
Ama o gülümseme, Ayşe’nin içine bağırıştan daha büyük bir korku saldı.
— Çünkü ben erkeğim, dedi.
Sonra sanki tartışılmaz bir gerçeği açıklıyormuş gibi ekledi:
— Kararı ben veririm. Bu evin reisi benim.
Bazen insanın bütün hayatını yıkmaya birkaç cümle yeter.
Ayşe o anda, içini buz gibi yapan bir şeyi fark etti.
Yıllardır aynı çatı altında yaşadığı adam, onu hiçbir zaman kendisiyle eşit görmemişti.
Bunca zaman onun çalışmasına, kendi ayakları üzerinde durmasına yalnızca katlanmıştı.
Ama bunu gerçekten kabul etmemişti.
Ayşe birden tarifsiz bir yorgunluğun içine düştü.
Sadece o akşamın yorgunluğu değildi bu.
Sadece o tartışmanın ağırlığı da değildi.
Yılların birikmiş hâliydi.
Çalışma hakkını savunmaktan yorulmuştu.
Dinlenmeye de hakkı olduğunu anlatmaktan yorulmuştu.
Arkadaşlarıyla görüşmesinin suç olmadığını açıklamaktan yorulmuştu.
Kendi kazandığı parayı kullanabilmek için bile hesap vermekten yorulmuştu.
Kısacası, kendi gibi yaşayabilmek için sürekli izin istemek zorunda kalmaktan tükenmişti.
Otuz beş yaşındaydı.
Ve uzun zamandan sonra ilk kez, evin içinde yapayalnız olduğunu iliklerine kadar hissetti.
Mehmet elini uzatıp onun telefonunu aldı.
— Bankayı aramayı aklından bile geçirme, dedi.
Ayşe başını kaldırdı.
— Ne demek istiyorsun?
Mehmet’in yüzündeki alaycı ifade daha da belirginleşti.
— Kartı zaten kullandım. Kendime yeni bir kask aldım, motosikletin deposunu da doldurdum.
Ayşe’nin içinde bir şey sessizce koptu.
Karşısındaki adama baktı, fakat duyduklarına inanmakta zorlandı.
Mesele yalnızca kartı alması değildi.
Sınırlarını çiğnemesi de değildi sadece.
O, Ayşe’nin parasını harcamıştı.
Üstelik bunu yapmaya hakkı olduğundan en küçük bir şüphe bile duymuyordu.
Ayşe’nin sesi zor çıktı:
— Bu hırsızlık…
Mehmet bir anda ona doğru sert bir adım attı.
— Böyle konuşmaya sakın cüret etme.
Fakat Ayşe artık onun söylediklerini neredeyse duymuyordu.
Gözlerinin önünden son yıllara ait görüntüler birer birer geçmeye başladı.
Market alışverişlerini o ödüyordu.
Tatile gidildiğinde masrafları çoğu kez o karşılıyordu.
Evde tadilat gerektiğinde yine onun hesabı eksiliyordu.
Mehmet’in annesinin ilaçları alındığında cebinden çıkan para Ayşe’nindi.
Sigortalar, faturalar, eksikler, beklenmedik giderler…
Neredeyse her şey onun omuzlarındaydı.
Ama bütün bunlara rağmen yine de kötü eş olan oydu.
Yeterince şefkatli değildi.
Yeterince evine bağlı değildi.
Yeterince uslu, sessiz ve kolay değildi.
İnsan bazen ihanete yıllarca aynı evin içinde bakar da onun adını koyamaz.
Çünkü ihanet her zaman başka bir kadınla başlamaz.
Bazen saygının yavaş yavaş yok edilmesiyle başlar.
Bazen karşısındakini kendi iradesine boyun eğdirmek istemekle.
Bazen de “bu insan bana ait” sanrısıyla.
Ayşe sakin ama kesin bir sesle konuştu:
— Telefonumu ver.
— Hayır.
Ayşe bu kez Mehmet’in gözlerinin içine dümdüz baktı.
Ve tuhaf bir şey oldu.
Korkusu çekilip gitti.
İçinde büyük, sessiz bir boşluk açıldı.
Öyle derin bir boşluktu ki, yıllardır korumaya çalıştığı sevginin orada usulca öldüğünü hissetti.
Bağırmadan.
Ağlamadan.
Kendini parçalamadan.
Buzluğun kapağını açtı, bir paket mantı çıkardı.
Ocağa su koydu.
