Su ısınırken Mehmet hâlâ söylenip duruyordu.
Ona göre sofraya doğru düzgün bir yemek konmalıydı.
Ona saygı gösterilmeliydi.
Onunla ilgilenilmeliydi.
Ama Ayşe artık o sesleri duymuyordu bile.
Çünkü zihninde tek, yalın ve sarsıcı bir cümle belirmişti:
“Ben artık böyle yaşamak istemiyorum.”
Mehmet markete gitmesi için eline para sıkıştırıp çabuk dönmesini buyurduğunda, Ayşe hiçbir karşılık vermedi. Sadece paltosunu giydi.
Kapıyı arkasından usulca kapattı.
Asansörü çağırdı.
Kabin hareket eder etmez de sırtını soğuk duvara yasladı.
Ellerinin titrediğini o zaman fark etti.
Gözleri doldu.
Kart yüzünden değildi bu.
Para yüzünden de değildi.
Ağlıyordu, çünkü o anda bütün açıklığıyla anlamıştı:
Evliliği aslında bu akşam bitmemişti.
Çok daha önce tükenmişti.
Sadece o, gerçeği kabul etmekten yıllarca korkmuştu.
Dışarısı keskin bir soğuktu.
Rüzgâr yüzüne çarpıyor, paltosunun eteklerini savuruyordu.
Ayşe bankayı aradı.
Kartını iptal ettirdi.
Yeni kart talebinde bulundu.
Sonra Fatma’yı aradı.
Bir süre sonra da apartmanın karşısında durup hâlâ ışığı yanan pencerelere uzun uzun baktı.
Orada, bir zamanlar canından çok sevdiği adam kalmıştı.
Fakat o adam artık yoktu.
Sanki buhar olup uçmuştu.
Sitemlerin, emirlerin, üstünlük kurma arzusunun içinde eriyip gitmişti.
Onunla birlikte yuva dediği şey de sessizce dağılmıştı.
Fatma’nın evi onu vanilyalı çayın kokusuyla ve fırından yeni çıkmış ev işi çöreklerin sıcaklığıyla karşıladı.
Fatma kapıyı açar açmaz Ayşe’yi antrede kollarına aldı.
İşte o zaman Ayşe kendini daha fazla tutamadı.
Sessizce ağladı.
İçine içine.
Uzun süre güçlü kalmak zorunda bırakılmış insanların ağladığı gibi.
Kaybolan kartına ağlamıyordu.
Parasına da değildi gözyaşları.
Sekiz yılını uğurluyordu.
Kurdukları hayalleri.
Beslediği umutları.
Bir zamanlar tertemiz sandığı sevgiyi.
Kadınlar çoğu zaman bir anda çekip gitmez.
Yavaş yavaş uzaklaşırlar.
Önce tartışmayı bırakırlar.
Sonra anlatmaktan vazgeçerler.
Ardından beklemeyi keserler.
Ve bir gün, gerçekten giderler.
O gece Ayşe şunu anladı:
Bazen insanın kocasını kaybetmesi en büyük felaket değildir.
Asıl korkunç olan, onun yanında kendi benliğini kaybetmesidir.
Gözyaşlarını sildi, Fatma’nın uzattığı sıcak çay fincanını iki eliyle kavradı. Yıllardan sonra ilk kez içinde garip bir hafiflik duydu.
Canı yanıyordu.
Hem de çok.
Ama o acının en derin yerinde, belli belirsiz bir umut da kıpırdanıyordu.
Kimsenin kartını elinden alamayacağı bir hayatın umudu.
Kimsenin kazancına hükmedemeyeceği bir hayatın.
Kimsenin ona nasıl biri olması gerektiğini söylemeyeceği bir hayatın.
Önünde boşanma vardı.
Zor konuşmalar vardı.
Yalnızlık vardı.
Korku vardı.
Ama bütün bunların ötesinde özgürlük de vardı.
Ve bazen özgürlük, insanın hayatındaki en ağır geceden geçmesine değerdi.
