“Deniz kıyısındaki ev artık bizim aile evimiz” dedi kayınvalidesi, Elif elindeki fincanla olduğu yerde kalakaldı

Hikâyeler
Bu adaletsizlik inanılmaz, içim yanıyor.

— Anne, burası senin evin değil.

Kayınvalidesinin yüzündeki ifade bir anlığına dondu.

— Ama biz aileyiz!

Mehmet’in sesi yükselmedi; buna rağmen her kelimesi salonda ağır ağır yankılandı.

— Aile olduğumuz için önce bize sorman gerekiyordu.

Ertesi gün Mehmet, tek tek bütün akrabalarını aradı. Elif mutfakta oyalanırken onun sesini duyuyordu; sakin konuşuyordu ama bu kez geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.

Herkese ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu anlattı. Davetin ev sahiplerinin bilgisi ve rızası olmadan yapıldığını söyledi. Bu evin ücretsiz bir misafirhane olmadığını, Elif’le birlikte kendi dinlenme düzenlerini kendilerinin kurmak istediklerini açıkça belirtti.

Bazıları mahcup oldu, özür diledi. Hatta Fatma teyze telefonda içini çekerek:

— Biz Ayşe’nin her şeyi kendi başına ayarladığını bilmiyorduk, — dedi.

Kimileri ise alındı. Özellikle de biletini çoktan almış olan yeğen, bunu kolay kabullenemedi.

Kayınvalidesi ise evin içinde kıyameti kopardı. Salonun bir ucundan öbür ucuna gidip geliyor, ellerini savuruyor, öfkesini saklamaya çalışmıyordu.

— Hepsi senin yüzünden! — diye bağırdı, parmağını Elif’e doğru uzatarak. — Açgözlüsün! Nankörsün! Seni bu aileye kabul ettim, sen kalkmış akrabaları kapı dışarı ediyorsun!

Fakat bu defa sözleri karşılık bulmadı. Kimse onun yanında durmadı. Mehmet bile annesinin öfkesine boyun eğmedi; yüzündeki kararlılık hiç değişmedi.

Sabah olunca Mehmet annesini otogara götürmek üzere arabayı hazırladı. Elif de vedalaşmak için kapıya çıktı. Yolda içsin diye elinde sıcak kahve dolu bir termos tutuyordu.

Gitmeden hemen önce kayınvalidesi son bir kez gelinini utandırmaya kalktı.

— Bir gün pişman olacaksın, — dedi sertçe. — Yalnız kalınca kimse elini uzatmayacak sana.

Elif onun bakışlarından kaçmadı. Sesinde ne öfke vardı ne de kırgınlık; yalnızca uzun zamandır beklediği huzurun ağırlığı vardı.

— Hayır, — dedi ağır ağır. — Bu eve kavuşmak için çok uğraştım. Artık burada sessizlik ve sükûnet istiyorum.

Aradan birkaç hafta geçince hayat yeniden eski düzenine kavuştu. Sabahların dinginliği artık yüksek sesli konuşmalarla, bitmeyen isteklerle bölünmüyordu.

Elif her sabah verandaya çıkıyor, kahvesini yudumlarken denize bakıyordu. Martılar suyun üzerinde dönüyor, rüzgâr çamların arasından hafifçe geçip yaprakları fısıldatıyordu.

Mehmet ise bahçeyle ilgilenmeye başlamıştı. Elif’in fidancıdan seçip sipariş ettiği yeni gülleri toprağa dikiyor, her birinin yerini özenle ayarlıyordu.

— Bunlar açınca çok güzel olacak, — diyordu telefonundaki çiçek fotoğraflarını göstererek.

Akşamları bahçede sacın başına geçip gözleme yapıyor, sonra birlikte gün batımını seyrediyorlardı. Bazen hafta sonu için yakın dostlarını çağırıyorlardı; ama artık her şey ölçülü, önceden konuşulmuş ve gönül rahatlığıyla oluyordu.

Akrabalar yine zaman zaman ziyarete geldiler. Fakat bundan sonra yalnızca davet edildiklerinde ve birkaç günlüğüne kaldılar. Kayınvalidesi bile sonbaharda uğradı; üstelik gelişini bir ay önceden haber vererek ve sadece üç gün kalacağını söyleyerek.

Artık o eve “döküntü” demiyordu. Ama kendini evin hanımı gibi görmeye de kalkışmıyordu.

Dönüş günü kapının önünde durup Mehmet’e baktı.

— Mayıs tatilinde gelsem olur mu? — diye sordu.

Mehmet annesine yumuşak ama net bir sesle cevap verdi:

— Elbette anne. Yeter ki önceden haber ver. En azından üç gün önce bilsek yeter.

Elif ise verandadan denize baktı ve sessizce gülümsedi. Bu kez gerçekten kendi evindeydi.

Şükrüye'nin Penceresinden