— Biliyorum. Ama senin kişisel sıkıntıların benim için belirleyici değil; benim baktığım şey, yaptığın iş. Ben işinin ehli birini arıyorum, kusursuz birini değil. Gel, bu işte ortak ol.
İşte insanın hayatında bazı anlar vardır; sanki önüne bir perde açılır da, dünyada başka türlü insanların da bulunduğunu ilk kez fark edersin. Seni yalnızca kullanılacak bir kaynak gibi görenler değil, emeğinin ve aklının değerini anlayanlar da vardır. Kerem’in uzattığı eli sıktım. Sanırım uzun zamandır ilk defa içimden gelerek gülümsedim.
Duruşma kasım ayının ortasına verilmişti. Sabah griydi; insanın içine işleyen bir ayaz vardı. Kaldırımlar yağmurdan parlıyor, çıplak ağaç dalları rüzgârda titriyordu. Selin’le birlikte adliye binasının önüne, duruşmadan yarım saat kadar önce geldik. Üzerimde sade, siyah bir elbise vardı; yüzümde neredeyse yok denecek kadar az makyaj, duruşumda ise bilinçli bir diklik. Bu kez kamera yerleştirilmiş broşun yerinde, yakama iliştirdiğim gösterişsiz bir iğne duruyordu. Yine de tedbir tedbirdi. Selin, gerekli bütün delillerin dosyaya eklendiğini söylemişti ama ben artık hayatta hiçbir şeyi şansa bırakmamayı öğrenmiştim.
Mert’le Naciye Aydın bizi giriş holünde bekliyordu. Kayınvalidemin yüzünde zafer kazanmış bir komutan edası vardı. Başında yeni bir şapka, elinde de “tiyatro çantam” dediği küçük, süslü bir çanta taşıyordu. Mert ise yıllar önce, gerçekleşmeyen bir iş görüşmesi için benim aldığım gömleği ve takımı giymişti. Baştan aşağı “şartların kurbanı olmuş zavallı adam” görüntüsüydü bu.
Naciye Aydın selam vermek yerine, dudaklarını küçümseyerek büktü.
— Ne oldu, oyun oynayayım derken iş buraya geldi, değil mi? Birazdan mahkeme herkese haddini bildirecek. Kadın dediğin yerini bilecek.
Yanından geçip gittim. Cevap vermedim. O gün ona vereceğim en ağır karşılık, suskunluğumdu.
Duruşma salonunda bizi birbirimize karşı oturttular. Selin, önüne kalınca bir dosya bıraktı; içi belgelerle doluydu. Mert’in avukatının dosyasıysa onun yanında neredeyse boş sayılırdı. Genç bir adamdı; gözleri sürekli sağa sola kaçıyor, belli ki işin gerçekten mahkeme önüne geleceğini beklememiş görünüyordu. Daha da önemlisi, bizim bildiklerimizin yarısından bile haberi yoktu.
Hâkim, ellili yaşlarında, yorgun ama dikkatli bakışlara sahip bir kadındı. Duruşmayı alışılmış sorularla açtı. Mert; boşanma, mal paylaşımı, çalışamaz durumda olduğu iddiasıyla kendisi lehine nafaka ve eşinin kendisine “sürekli aşağılama ile psikolojik baskı uyguladığı” gerekçesiyle manevi tazminat talep ediyordu.
Söz sırası ona gelince ayağa kalktı. Önceden ezberlediği belli olan bir konuşma yaptı. Yeteneğini nasıl körelttiğimden, benim işim uğruna kendi mesleğinden nasıl vazgeçtiğinden, ilgisizliğim yüzünden nasıl acı çektiğinden uzun uzun söz etti. Naciye Aydın da mendiliyle gözlerini siliyor, her cümlenin ardından başını ağır ağır sallıyordu.
Sonra sıra bize geldi. Selin ayağa kalktı, gözlüğünü düzeltti ve neredeyse umursamaz denebilecek kadar sakin bir sesle konuşmaya başladı.
— Sayın hâkim, mahkemenizi uzun beyanlarla meşgul etmeyeceğiz. Biz yalnızca belgeleri sunacağız. Müvekkilimin son üç yıla ait gelir dökümlerinin dosyaya eklenmesini talep ediyoruz. Bu kayıtlara göre müvekkilimin şahsi aylık geliri otuz beş bin lira civarındadır. Bunun dışındaki meblağlar ise bir şirkete aittir. Müvekkilim o şirkette ücretli çalışan konumundadır; şirketin sahibi değildir.
Mert’in avukatı birden yerinden fırladı.
— Bu gerçeği yansıtmıyor! Eşi fiilen işi yönetiyor, gelir de ona ait sayılır!
Selin başını bile çevirmeden, kuru bir sesle karşılık verdi.
— İspatlayın. Şimdilik devam etmeme izin verin.
Ardından masaya kayınvalidemle yaptığım görüşmenin ses kaydını sundu. Kayıtta Naciye Aydın’ın boşanmanın “ders vermek” ve para koparmak amacıyla gündeme getirildiğini açıkça söylediği duyuluyordu.
Salonda uğultu yükseldi. Naciye Aydın küçük çantasına iki eliyle sarıldı; o an hırçın, kanatlarını kabartmış bir karga gibiydi.
— Bu düzmece! — diye bağırdı. — Ben böyle bir şey söylemedim!
Hâkim sertçe düzen istedi. Fakat Selin çoktan broştaki görüntü kaydını açtırmıştı. Ekranda Mert’in beni omuzlarımdan yakaladığı, sarsarak bağırdığı ve böbrek satmaktan söz ettiği açıkça görünüyordu.
Bir anda salona ağır bir sessizlik çöktü. Davacı tarafın avukatı bile susmuş, müvekkiline gizleyemediği bir dehşetle bakıyordu.
Selin aynı sakinlikle devam etti:
— Sayın hâkim, ayrıca bankadan alınan kredi borcu yazısının da dosyaya eklenmesini talep ediyoruz. Konut üzerinde toplam dört milyon iki yüz bin lira tutarında kredi borcu bulunmaktadır. Bu borç, eşler arasında eşit şekilde paylaşılacak niteliktedir. Davacı taraf daire üzerinde hak iddia ederken, mülkiyet hakkıyla birlikte bankaya karşı iki milyon yüz bin liralık ödeme yükümlülüğünü de üstleneceğini bilmelidir. Biz mal paylaşımına karşı değiliz. Buyursunlar, borcun yarısını da alsınlar, Mert Kaya.
Mert’in yüzü kâğıt gibi oldu. Dudakları kıpırdıyordu ama ses çıkmıyordu. Naciye Aydın ise çantasının içinde telaşla bir şeyler aramaya başladı; belli ki kalbini yatıştıracak bir damla ya da ilaç peşindeydi.
Ben söz istedim ve ayağa kalktım. Salonda öyle derin bir sessizlik vardı ki, pencerenin yanındaki kalorifer borularının hafifçe titrediğini bile duyabiliyordum.
— Sayın hâkim, — dedim, sesimi özellikle alçak ve düzgün tuttum, — ben manevi tazminat talebinde bulunmayacağım. Elimde bunu destekleyecek deliller olmasına rağmen ev içi şiddet nedeniyle karşı dava da açmayacağım. Ben yalnızca eski eşimin bir şeyi anlamasını istiyorum. Kendisi boşanma davasını açarken, benim hâlâ onu ve annesini geçindirmekle yükümlü olduğumu sandı. Fakat onun gelenek diye savunduğu değerler, benim param bittiği yerde sona erdi. Artık özgür. Hem de her şeyden özgür: cüzdanımdan, sabrımdan ve affımdan.
Yerime oturdum. Naciye Aydın boğulur gibi bir nefes aldı, sonra sandalyeden aşağı doğru kaydı. Bu kez gösterişli bayılmalarındaki gibi elini alnına götürmedi, teatral iç çekişler de yoktu. Yalnızca yaşlı bir kadının, bir anda yıkılan hayallerinin ağırlığı altında yere çöküşüydü bu.
Hâkim kısa bir ara vererek müzakere odasına geçti. Döndüğünde kararını açıkladı: Mert’in talepleri bütünüyle reddedilmişti. Evliliğin sona ermesine karar verildi. Mal paylaşımının gerçek mali duruma göre yapılması, özellikle kredi borcunun taraflar arasında ayrıca değerlendirilmesi gerektiği belirtildi. Dairenin, kredi yükümlülüğü üzerimde kalmak şartıyla bana bırakılması uygun görüldü. Bu sonuç benim için fazlasıyla yeterliydi.
Salondan çıktığımızda Mert koridorda duvara yaslanmış duruyordu. Yüzündeki ifade, sanki dünyanın yuvarlak olduğunu yeni öğrenmiş ama bunun kendisine hiçbir faydası olmadığını anlamış birinin hâliydi.
— Sen bunların hepsini planladın, — dedi boğuk bir sesle. — En başından beri ortada sandığım gibi para olmadığını biliyordun. Beni tuzağa düşürdün.
Karşısında durdum.
— Mert, ben seni tuzağa düşürmedim. Sana bir seçim hakkı verdim. İnsan kalabilirdin. “Paranı istemiyorum, sadece ayrılmak istiyorum,” diyebilirdin. Ama sen başka bir yolu seçtin. Bu senin tercihin. Şimdi onunla yaşamayı da öğreneceksin.
Bir şey söylemek üzere ağzını açtı ama Selin koluma girdi ve beni çıkışa doğru götürdü. Dışarıda Kerem bekliyordu. Dava bittiğinde, gösterişsiz, sakin bir yerde oturup bunu usulca kutlamak üzere sözleşmiştik.
Altı ay sonra Kerem’le ortak projemizi hayata geçirdik. Ofisimiz yeni bir iş merkezindeydi; geniş camları şehre bakıyor, köşelerde büyük saksılar içinde canlı bitkiler duruyordu. Sabahları herkesten önce gelir, kahvemi hazırlar, sonra pencerenin önünde durup şehrin yavaş yavaş uyanışını izlerdim.
Yine böyle bir sabah, eski evden taşıdığım kutuları düzenlerken deri bir dosyaya rastladım. Mert’in evlilik yıl dönümümüzde, büyük bir ciddiyetle önüme koyduğu dosyaydı bu. İçinde o anlaşma taslağı duruyordu; o akşam göz ucuyla bakıp kenara fırlattığım sayfalar.
Kâğıtları masaya yaydım ve baştan sona yeniden okudum. Sonra ansızın güldüm. Sessiz, neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir kahkahaydı bu.
Çünkü o sayfaları, Mert’in “boşanma davası açmaya karar verdiği” günden tam bir ay önce ben hazırlamıştım. İnternetten bir evlilik sözleşmesi taslağı bulmuş, akla gelebilecek en ağır, en acımasız şartlarla doldurmuştum. Ardından dosyanın üzerine “Hukuki belgeler” yazıp dikkatle onun çalışma masasındaki çekmeceye bırakmıştım.
Bunu yapmamın nedeni beklemekten yorulmuş olmamdı. Onu sınamak istemiştim. Elinin altında böyle bir kâğıt bulursa kullanacak mıydı? En azından oturup dikkatle okuyacak mıydı? Yoksa hiç düşünmeden, benden son kuruşuma kadar her şeyi alma fırsatına mı sarılacaktı?
Sarılmıştı. Belgenin nereden çıktığını araştırmamıştı bile. Şüphelenmemiş, sorgulamamış, avukatına doğru dürüst gösterip anlamaya bile çalışmamıştı. Sadece dosyayı alıp zafer kazanmış bir adam edasıyla masanın üzerine bırakmıştı.
İstersem ona bunu anlatabilirdim. En büyük kozu sandığı şeyin daha en başından benim kurduğum bir düzenek olduğunu öğrendiğinde yüzünün alacağı hâli görebilirdim. Ama yapmadım. Çünkü bazen en ağır ceza, bir insanı kendi açgözlülüğüyle baş başa bırakmaktır. Ona suçu başkasına atma rahatlığını vermedim.
Dosyayı kapattım ve dolabın alt rafına, gözden uzak bir yere yerleştirdim. Güneş şehrin üzerinde yükseliyordu. Giriş tarafında çalışanların sesleri duyulmaya başlamıştı; kahve makinesinin suyu da bitmek üzereydi. Hayata devam etmek gerekiyordu.
Ben de devam ettim. Beni kendilerine borçlu sananlara dönüp bakmadan. Başarım için suçluluk duymadan. Birilerinin işine gelmeyen bir kadın olmaktan korkmadan.
Bazen kurtulmak için, karşındakine kendi kendini batırma özgürlüğünü vermen gerekir. Ben sadece zamanında can simidini kenara çektim.
