“Gördüm.”
“Öyleyse başınızı fazla kaldırmayın.”
Başımı hafifçe salladım, sonra hiçbir şey olmamış gibi kovamın yanına döndüm.
Öğle arasından sonra Zeynep yanıma yaklaştı. Gözlerinde hâlâ diri, saklanmamış bir doğruluk vardı; belli ki burada o bakışı söndürmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Kucağında üst üste dizilmiş tabaklar taşıyordu. Yanımda duruşu da öylesineymiş gibiydi.
“Onlarla tartışmayın,” dedi alçak sesle. “Vardiyanızdan olursunuz.”
“Peki siz neyinizi kaybettiniz?”
Güldü ama bu gülüşte en ufak bir neşe yoktu.
“Çalışma çizelgemi. Paramı. Huzurumu.”
“Neden?”
“Şu yemek listeleri yüzünden. Bir gün yemediğim öğle yemeği için imza atmayı reddettim. Fatma, hak aramaya kalktığımı söyledi. Sonra Mehmet bana, şubenin büyük olduğunu, giderlerin karmaşık yürüdüğünü, benimse küçük bir çalışan olduğumu anlattı.”
“Ona inandınız mı?”
“Hayır. Ama işe ihtiyacım var.”
Bezi sıktım, kovayı duvar dibine çektim.
“Sözden başka elinizde bir şey var mı?”
Zeynep’in yüzü bir anda gerildi.
“Siz bunu niye soruyorsunuz?”
“Gerçeğin nerede olduğunu anlamak için.”
Bir süre gözlerini benden ayırmadan baktı. Sonra önlüğünün cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Neden sakladım, ben de bilmiyorum,” diye fısıldadı. “Belki de bütün bunları uydurmadığımı kendime kanıtlamak içindir.”
Kâğıtta yemek giderlerine ait bir listenin fotokopisi vardı. Altında çalışanların imzaları sıralanmıştı. Zeynep’in adının karşısındaki imza ise ona ait değildi.
“Bu sizin imzanız değil, öyle mi?” diye sordum.
“Değil. O gün özellikle imzalamamıştım.”
“Peki kim attı?”
“Bilmiyorum. Ama kâğıt sonra Fatma’ya teslim edildi.”
“Bunun bir kopyasını bende tutabilir miyim?”
“Benden aldığınızı söylemezseniz.”
“Söylemem.”
Zeynep dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.
Tam o sırada, zihnimde sabahki sahne yeniden canlandı.
“Bardağı kaldırın. O sizin için değil,” demişti yönetici kadın; iki parmağının ucuyla önümde duran çay bardağını benden uzağa itmişti.
Solmuş bir önlükle personel masasının yanında dikiliyordum. Çantam masanın kenarında duruyor, anahtarlarım hafifçe şıngırdıyor, koridorun zemini az önce sildiğim sudan hâlâ parlıyordu. Oraya ikram görmek için gelmemiştim. Benim anlamaya çalıştığım şey başkaydı: Kendi lokantalarımda insanlar, kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği kurallara göre yaşamaya nasıl başlamıştı?
“Süpürüp sildikten sonra herkesle birlikte bir şeyler yiyebileceğimi aşçı söyledi,” dedim sakinliğimi bozmadan. “Vardiya uzun sürüyor.”
Kadın telefonundan başını doğru düzgün kaldırmadı bile.
“Bizde kararı aşçı vermez. Yemek kadrolu personele çıkar. Geçici temizlikçiler gelir, işini yapar, sonra gider.”
Sesinde yorgunluk yoktu, tereddüt de yoktu. Yalnızca başkasının onurunu kendi malıymış gibi kullanmaya alışmış birinin rahatlığı vardı. Bu salonun, duvarın arkasındaki mutfağın ve bütün şubelerin sahibinin ben olduğumu bilmiyordu. Benim adım Ayşe’ydi. Elli sekiz yaşına geldiğimde, sıradan bir kabalıkla cezasız kalacağına güvenen pervasızlığı ayırt etmeyi çoktan öğrenmiştim.
Oraya neden bizzat geldiğimi kendime defalarca sormuştum.
Benim dört lokantadan oluşan bir işletmem vardı. Yıllar önce her şeye küçücük bir yerle başlamıştım; malzemeyi kendim teslim alır, sebzeyi kendi ellerimle yıkar, kasadaki parayı son kuruşuna kadar sayardım. Zamanla iş büyüdü. Ben de gündelik yönetimden adım adım çekildim. Son üç yıldır bu düzenin başında yeğenim Mehmet bulunuyordu; bana düzenli raporlar gönderirdi.
