“Temizlikçilere öğle yemeği verilmez,” dedi yönetici, karşısındaki kadının aslında restoran zincirinin sahibi olduğunu bilmeden küçümseyerek

Hikâyeler
Kibirli yönetimin insanlık dışı, utanç verici tavrı.

Kâğıt üzerinde her şey kusursuz görünüyordu. Çalışanların hâlinden memnun olduğu, müşterilerin yeniden geldiği, arada sırada yükselen itirazların da “iş beğenmeyen” birkaç kişiden ibaret sayılması gerektiği yazılıydı. Mehmet’in raporları hep aynı sakinlikte, aynı güven veren cümlelerle doluydu.

Fakat bir süre sonra bu düzgünlük bana doğal gelmemeye başladı. Fazla cilalıydı, fazla pürüzsüzdü. Tam da o günlerde, kimden geldiği belli olmayan bir zarf ulaştı elime. İçinden personel yemeğiyle ilgili bir çizelgenin fotokopisi çıktı; yanına da birkaç satırlık bir not eklenmişti. Bahçelievler’deki şubeye sıradan bir temizlik görevlisi gibi gitmem isteniyordu.

Ben de gittim.

Aşçı Elif’in söylediği söz, o sabahtan beri zihnimin içinde dönüp duruyordu:

“Listede yirmi yedi porsiyon görünüyor. Ama mutfakta çoğu gün dokuz kişilik yemek çıkarıyoruz. Geri kalanlara ‘sizin hakkınız yok’ deniyor.”

Mesele, ilk bakışta şaşılacak kadar basitti. İnsanlar susuyorsa, demek ki susturulmaya alıştırılmışlardı. Evraklarda imzalar tamam görünürken tabaklar eksik kalıyorsa, birileri bu düzeni kendisi için kullanışlı bulmuştu. Ve yemek, işin “aşağıda” görülen insanlarından esirgeniyorsa, sorun bir tas çorbadan çok daha büyüktü; asıl mesele, insana nasıl bakıldığıydı.

Mehmet restorana girdiğinde onu daha salondan işittim. Kahkahası yüksek, konuşması buyurgandı. Mutfağa doğru ilerlerken başını hafifçe sallıyor, sanki etrafındaki herkes yalnızca onun işini kolaylaştırmak için oradaymış gibi davranıyordu. Fatma ise onu görünce neredeyse yüzü aydınlanmış gibi oldu. Hemen yanına gidip “yeni temizlikçi” hakkında şikâyet etmeye başladı.

“Öğle yemeğini sordu,” dedi, sesine haklı çıkmanın aceleci memnuniyetini katarak.

Mehmet bakışlarını bana çevirdi. Beni ilk defa görüyormuş gibi süzdü; daha o anda, benim için zihninde ayrı bir yer açmaya değmeyeceğine karar vermiş gibiydi.

“Şartlar size anlatılmadı mı?” diye sordu.

“Söylendi,” dedim sakince. “Yemeğin bana ait olmadığı söylendi.”

Dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı. Bu cümleyi daha önce defalarca kurmuş, her seferinde karşısındakini susturmaya alışmış birinin rahatlığıyla konuştu:

“O hâlde sorun yok. Bizde herkes kendi görevini yapar. İnsan çalışır, karşılığında ücretini alır. Burayı akraba evindeki misafir sofrasıyla karıştırmamak gerekir.”

Fatma, üstünden yük kalkmış gibi gülümsedi. Müdüründen onay almış, bundan sonra söylediği her sözün doğru sayılacağına inanmıştı. Ne var ki onların kendinden emin tavırlarının altında saklanan şey artık yavaş yavaş görünür hâle geliyordu.

Tam o sırada yanıma Zeynep yaklaştı. Garsonlardan biriydi; yüzünde yorgun ama dimdik bir ifade vardı. Sesini alçaltarak konuştu. Bir gün, hiç verilmemiş bir öğle yemeği için çizelgeye imza atmayı reddettiğini; ardından vardiyalarının azaltıldığını, eline geçen paranın düştüğünü ve iş yerindeki huzurunun tamamen kaçtığını anlattı.

Onun söyledikleri parçaları birbirine bağladı. Çizelgelerde mutfaktan çıkan porsiyon sayısından çok daha fazlası yazılıydı. Çalışanlara susmaları, itiraz etmemeleri, “fazla soru sormamaları” tembihleniyordu. Kim hakkını aramaya kalksa, bu hemen saygısızlık ya da başkaldırı gibi gösteriliyordu.

Zeynep çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. Üzerinde kendi soyadının yanında atılmış, fakat ona ait olmadığı açıkça belli olan bir imza vardı. O an şüphem kalmadı. Bu, yalnızca bir idarecinin kötü niyeti ya da tek bir vardiyanın ihmali değildi. Yalan, şubenin günlük işleyişine kök salmıştı; beklediğimden de derine inmişti.

Zaten bu yüzden oraya kendim gelmiştim. Raporların süzgecinden geçirilmiş, güzel cümlelerle parlatılmış bir gerçeği değil; kapının arkasında, mutfağın buharında, personelin kısılmış sesinde duran çıplak hâlini görmek istiyordum.

Çizelgenin kopyasını aldım ve çantamın iç cebine yerleştirdim. Henüz tartışmanın zamanı değildi. Önce her şeyi sırasıyla toplamalı, kimin neyi ne zaman yaptığını netleştirmeliydim. Sonra da tepeden konuşmaya fazlasıyla alışmış olanlara, cevabını kolay veremeyecekleri sorular yöneltecektim.

Bazen yıllarca nazik ifadelerin arkasına saklanan bir düzeni görmek için tek bir gün yeter. Bazen de tesadüf gibi görünen bir bardak çay, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmaya yeter.

Şükrüye'nin Penceresinden