Başımı Mehmet’e çevirdim. O ise bir an bile bana bakmıyordu. Ali amcayla arabalar üzerine koyu bir muhabbete dalmıştı; motorlardan, lastiklerden, yakıttan söz ediyor, sanki dünyanın en huzurlu akşamını yaşıyordu. Onun açısından her şey yerli yerindeydi: ailesi yanındaydı, sofra doluydu, keyfi yerindeydi. Karısının uykusuzluktan gözlerinin altı morarmış, sandalyenin ucunda yıkılmamak için oturuyor oluşu ise belli ki önemsiz bir ayrıntıydı. Ne de olsa ben “evdeydim”, “çocuk bakıyordum”, yani ona göre yapacak hiçbir işim yoktu.
Tam o sırada Elif birden irkildi ve avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı.
— Ayşe, şunu bir götür artık, — dedi kayınpederim yüzünü ekşiterek. — İki laf edemiyoruz, çocuğun sesini bastırmaya çalışıyoruz.
Tek kelime etmeden ayağa kalktım. Ne bağırdım ne de açıklama yaptım. Elif’i koridordaki bebek arabasına yatırdım, tulumunun fermuarını çektim. Kızım şaşkınlıktan susmuş, kocaman gözlerle bana bakıyordu. Ardından yatak odasına geçtim; montumu aldım, evraklarımın bulunduğu çantayı omzuma taktım. Aile sağlığı merkezine ya da hastaneye gideriz diye her zaman hazır tuttuğum çocuk eşyalarının bulunduğu sırt çantasını da kaptım.
Ayakkabılarımı giyerken evin içindeki uğultu bir anlığına azaldı. Sessizlik Mehmet’in dikkatini çekmiş olacak ki koridora çıktı.
— Ayşe, nereye hazırlanıyorsun sen böyle? Bu saatte gezmeye mi çıkacaksın? Hava da karardı artık.
Sesim bana ait değilmiş gibi dümdüz çıktı:
— Gidiyorum, Mehmet.
Önce anlamamış gibi yüzüme baktı.
— Ne demek gidiyorum? Nereye gidiyorsun? Annenlere mi? — Alay eder gibi güldü ama bakışlarına belli belirsiz bir telaş düştü. — Saçmalamayı bırak da sofraya dön. İnsanlar ne der sonra?
— Kimin ne diyeceği umurumda değil, — dedim. Sırt çantasını omzuma iyice yerleştirip bebek arabasının sapına tutundum. — Sen haklısın ya, benim evde hiç işim yok. Ben de çıkıyorum işte. Aileni kendin ağırla. Yemeklerini ver, çaylarını doldur, arkalarından topla. Anahtarları posta kutusuna bırakırım.
Mehmet’in yüzü bir anda kızardı. Bileğimi sertçe yakaladı.
— Sen aklını mı kaçırdın? — diye tısladı. — Benim günümü mahvediyorsun! Ufacık şey yüzünden annemin babamın önünde olay çıkarıyorsun. Dön içeri, dedim sana!
O an ne kadar yorgun olduğumu iliklerime kadar hissettim ama sesim şaşılacak kadar sakindi.
— Elimi bırak.
Bunu öyle bir tonda söyledim ki parmaklarını hemen gevşetti.
— Artık dayanamıyorum, Mehmet. Sen beni duymuyorsun. Hatta görmüyorsun bile. Ben senin gözünde sadece arıza çıkarmadan çalışması gereken parasız bir düzenek gibiyim. Bir süre yalnız yaşa. O “hiçbir şey yapmamak” nasıl bir şeymiş, kendin anla.
Kapıyı açtım, bebek arabasını apartman sahanlığına çıkardım.
— Ayşe! — diye arkamdan bağırdı.
Ama ben çoktan asansörü çağırmıştım.
Dairenin içinden karışık sesler yükseliyordu; televizyon açık kalmıştı, birileri yüksek sesle konuşuyor, biri kahkaha atıyordu. Benim çıktığımı bile fark etmemiş gibiydiler.
O gece Merve’ye gittim. Evinde boş bir misafir odası vardı. Merve gereksiz tek soru sormadı. Kapıyı açtı, yüzüme baktı ve her şeyi anlamış gibi kenara çekildi. Bana sıcak bir çay koydu. Elif’i kucağına aldı, yıkadı, temizledi, sonra sessizce uyuttu. Ben de başımı yastığa koyar koymaz daldım. Aylar sonra ilk kez altı saat boyunca bölünmeden uyudum.
Telefonumu daha asansördeyken kapatmıştım. Ertesi gün ancak sabah on birde açabildim.
Ekran bir anda bildirimlerle doldu. Mehmet’ten otuz cevapsız arama vardı. Kayınvalidem beş kez aramıştı. Mesaj uygulamasında da ardı arkası kesilmeyen yazılar birikmişti.
Önce Mehmet’in mesajlarını açtım. İlk satırlar öfkeyle doluydu: “Sen delirdin mi?”, “Hemen geri dön”, “Annem yaptığın şeye inanamıyor”, “Ali amcanın önünde beni küçük düşürdün.”
Fakat gece üçe doğru yazdıklarında aynı kabadayılık kalmamıştı.
“Ayşe, Elif’in maması nerede? Herkes gitti, evde yalnızım.”
“Ayşe, mutfak niye bu halde? Annemle Zeynep hiçbir şeyi yıkamadan gitmiş, bu senin işin dediler.”
“Ayşe, cevap ver. Çok kötü oldum.”
“Ayşe, ne olur.”
Son mesaj yarım saat önce gelmişti: “Sana geliyorum. Merve sende olduğunu söyledi. Lütfen gitme, bir kez beni dinle.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra kapı zili çaldı. Merve kapıyı açmaya gitti. Ben ise uyanmış, karnı doymuş Elif’i kucağımda tutarak salondaki koltukta oturmaya devam ettim.
Mehmet içeri girdiğinde onu tanımakta zorlandım. Her zaman derli toplu, kendinden emin duran adam gitmiş; yerine dağılmış, bitkin biri gelmişti. Saçları karmakarışıktı, gözlerinin altında koyu halkalar vardı, montunun önü açık kalmıştı. Ellerinin hafifçe titrediği uzaktan bile belli oluyordu.
Eşiğe yakın bir yerde durdu. Daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi. Önce bana baktı, sonra kucağımdaki kızına çevirdi gözlerini. Dudakları aralandı; söyleyeceği sözcüğü güçlükle toparlıyor gibiydi.
