“On iki kişi, Mehmet!” diye hırıltılı bir fısıltıyla söyledi, öfkeyle ve çaresizlikle eşine tepki gösterdi

Hikâyeler
Bu bencillik kabul edilemez, yaralayıcı ve utanç verici.

— Merhaba, — dedi neredeyse fısıltıyla. Sesi kısılmış, boğazına bir şey düğümlenmiş gibiydi.

— Merhaba, — diye karşılık verdim. Sakin görünmeye çalışıyordum ama kalbim göğsümün içinde daha hızlı çarpmaya başlamıştı.

Mehmet bir adım attı, sonra kanepenin tam önünde çömelip kaldı. Elini uzattı; sanki parmaklarıma dokunmak istedi ama cesaret edemedi. Sonunda yalnızca kanepenin kenarına tutundu.

— Ayşe… Ben ne kadar akılsızmışım, — dedi. Nefesi kesilir gibi oldu. Gözlerinin bir anda yaşla dolduğunu gördüm. — Bütün gece gözümü kırpmadım. Onlar akşam on bir gibi gittiler. Arkalarında yıkanmamış tabaklar, yarım kalmış yemekler, çöp, karmakarışık bir ev bıraktılar. Annem çıkarken hâlâ senin kötü bir eş olduğunu söylüyordu. Zeynep de gülüyordu. O an içimde bir şey koptu, Ayşe. Midem bulandı. Hem onlardan hem kendimden.

Burnunu çekti, elinin tersiyle yanağına süzülen yaşı sildi. Öyle acemice, öyle çocuk gibi yaptı ki içim sızladı.

— O bomboş evde tek başıma kaldım, — diye devam etti. — Her yer dağınık. Ses yok. Elif’in ağlaması yok, senin adımların yok. Şu bulaşıkları yıkayayım dedim, elim ayağıma dolaştı. Yağlı tavayı temizlemeye uğraştım, bir saat geçti; belim tutuldu. Sonra aklıma geldi… Sen bunu her gün yapıyorsun. Her gün, Ayşe. Hem de kucağında bebekle, uykusuzlukla, yorgunlukla.

Ben hiçbir şey söylemedim. Fakat boğazımın ortasına sıcak, ağır bir yumru oturmuştu bile.

— Ben gerçekten senin evde oturup dinlendiğini sanıyormuşum, — Mehmet başını kaldırdı; gözlerinde sahici, derin bir pişmanlık vardı. — Annem yıllarca bunu söyledi, Zeynep de aynısını tekrarladı. Ben de sanki doğruymuş gibi büyütmüşüm bunu içimde. Dün onlar seni çekiştirmeye başlayınca… Sen de tek kelime etmeden kalkıp gidince… İşte o zaman anladım. Seni kaybettiğimi anladım. Kendi ellerimle seni bu evden soğutmuşum. Sırf akrabaların yanında “doğru düzgün erkek” gibi görüneceğim diye… Neyin doğrusu bu? Ben düpedüz vicdansızlık etmişim. Sen bana kötü olduğunu, yorulduğunu söyledin. Ben ne dedim? “Patates haşla.” Allah’ım, ben nasıl bu kadar kör oldum?

Yüzünü iki avucunun arasına gömdü. Omuzları sarsılıyordu. Mehmet ağlıyordu. Onu evlendiğimiz günden beri hiç böyle görmemiştim. Hep dik duran, gururlu, sert görünmeye çalışan adam gitmiş; karşımda en değerli şeyini kendi inadıyla yıkmanın eşiğine geldiğini anlayan korkmuş bir insan kalmıştı.

Kucağımdaki Elif hafifçe kıpırdandı. Minik elini babasına doğru uzattı ve ağzından neşeli, komik bir ses çıktı:

— Aguu…

Mehmet başını kaldırdı. Kızına baktığı anda yüzündeki ifade değişti; acıyla şefkat birbirine karıştı.

— Beni affet, Ayşe, — dedi bu kez neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle. Gözlerini benden kaçırmıyordu. — Ne olur. Her şeyi hemen unut demiyorum. Bunu hak etmediğimi de biliyorum. Ama eve dön. Eğer seni kaybedeceksem, hiçbir akrabanın, hiçbir misafirin, hiçbir lafın önemi yok. İstersen izin alırım, evde kalırım. Elif’e ben bakarım. Yemek yapmayı öğrenirim, evi toplarım, bulaşık da yıkarım. Yeter ki yanımda olun. Siz olmadan o evde aklımı kaçırırım. Benim sizden başka kimsem yok. Benim gerçek ailem sizsiniz.

Ona bakarken kendi gözyaşlarımı artık tutamadım. Haftalardır içimde biriken kırgınlık, öfke, çaresizlik; hepsi birden gevşedi, dağıldı. Yerine tarifsiz bir acıma ve sevgi geldi. Karşımda hatalarıyla, beceriksizliğiyle, gururuyla benim adamım duruyordu. Ve en önemlisi, anlamıştı. Bunu sadece aklıyla değil, kalbiyle kavramıştı. Benim yorgunluğumu, yalnızlığımı, görünmez emeğimi nihayet hissetmişti.

Elimi uzattım, omzuna koydum.

— Kalk artık yerden, — dedim gözyaşlarımın arasından gülümsemeye çalışarak. — Üşütürsün sonra. Bulaşıkları kim yıkayacak?

Mehmet hemen elimi yakaladı. Parmaklarımı dudaklarına götürdü, sanki özürlerini kelimeler yetmezmiş gibi tek tek öptü. Nefesi titriyordu.

— Ben yıkarım, Ayşe. Hepsini yıkarım. Ne varsa yaparım. Yemek de hazırlarım. Olmazsa dışarıdan temiz bir şey söyleriz, gerekirse mantı alırız, çorba yaparım. Hiç önemli değil. Yeter ki siz evde olun.

Sonra ayağa kalktı, yanıma oturdu. Beni ve Elif’i, sanki ikimiz de incecik camdan yapılmışız gibi dikkatle kollarının arasına aldı. Elif babasının düğmesine sevinçle yapıştı, parmaklarıyla çekiştirmeye başladı. Biz üçümüz, bize ait olmayan o salonda yan yana oturduk; hem ağladık hem gülümsedik.

O an içimde garip bir ferahlık belirdi. Bu fırtınayı atlatmıştık. Belki yaralar hemen kapanmayacaktı, belki güven yeniden emek isteyecekti; ama ikimiz de artık eskisi gibi değildik. Büyümüştük. Ve ben biliyordum ki bundan sonra evimiz gerçekten bizim yuvamız olacaktı. Kimse, hiçbir sözle, hiçbir küçümsemeyle o yuvada verilen emeği ve sevgiyi değersiz kılamayacaktı.

Şükrüye'nin Penceresinden