Amca Murat’ın sesi bu kez daha alçak ama daha keskin duyuldu:
— Beni iyi dinle Fatma, — diyordu. — Sana bir yol göstereceğim. Yazlıktaki ev boş duruyor. Evin hâli vakti yerinde; suyu var, banyosu var, rahat edersin. Yazı orada geçir. Hem biraz düşünürsün, hem de şehrin gürültüsünden uzaklaşırsın.
Fatma birden irkildi.
— Yani beni evden mi kovuyorsun?
— Kovmak değil bu. Sana çıkış kapısı gösteriyorum. O yazlık senin zaten. Hasan sağlığında tapusunu senin üstüne yaptırmıştı. Git, orada kal. Bahçeyle uğraş, komşularla otur kalk, biraz nefes al. Gençlerin de başlarında bekleyen biri olmadan kendi düzenlerini kurmalarına izin ver.
Fatma gözlerinin ucundaki yaşları sildi. İlk kez hemen karşılık vermedi. Dudaklarını birbirine bastırıp düşündü.
— Ya bana ihtiyaçları olursa?
— Olursa çağırırlar, sen de gelirsin. Ama çağırıldığında gelirsin Fatma. Canın istedi diye kapının önünde bitmezsin.
Bu teklif, Fatma’nın beklediğinden daha cazipti aslında. Yazlıkta tanıdığı kadınlar vardı; akşamüstleri kapı önünde oturulur, çay demlenir, konu komşunun hâli konuşulur, bazen de kağıt açılırdı. Şehirde ise ne vardı? Dört duvar, bitmeyen gerilim ve Elif’le her gün yeniden başlayan soğuk savaş.
Uzun bir sessizliğin ardından başını hafifçe salladı.
— Peki, — dedi sonunda. — Bir ay denerim. Bakalım.
Ne var ki o bir ay hiçbir şeyi düzeltmedi. Fatma yazlıktan döndüğünde yumuşamış değil, aksine daha da bilenmişti. Sanki orada dinlenmek ona iyi gelmemiş, içindeki öfkenin altına yeni odunlar atmıştı.
Daha kapıdan girer girmez çantasını yere bıraktı ve zehir gibi bir sesle konuştu:
— Oradayken her şeyi anladım. Siz beni başınızdan savmak istediniz! “Yaşlı kadın gider, orada oyalanır, unutur,” diye düşündünüz değil mi?
Elif onu antrede sessizce karşıladı. Cevap vermedi. Çünkü kavgasız geçen üç hafta ona neredeyse cennet gibi gelmişti. Emre’nin yüzü gülmeye başlamış, evin içinde sesini kısmadan konuşur olmuştu. Hatta bir hafta sonu deniz kıyısına gidip iki günlüğüne de olsa rahat bir nefes almışlardı. Şimdi ise her şey yeniden eski karanlığına dönüyordu.
Ama bu kez Elif’in içinde sakladığı bir gerçek vardı. Henüz kimseye söylemediği, yalnızca kendisinin bildiği bir gerçek.
Testteki iki çizgiyi bir hafta önce görmüştü. Önce gözlerine inanamamış, yanlışlık olabileceğini düşünerek bir tane daha yapmıştı. Sonuç değişmemişti. Hamileydi. Yıllardır beklediği, uğruna çok gözyaşı döktüğü haber nihayet gelmişti.
Emre’yle üç yıldır çocuk sahibi olmaya çalışıyorlardı. Doktorlar her defasında omuz silkmiş, “Görünürde büyük bir sorun yok,” demişti ama bir türlü olmamıştı. Ve şimdi olmuştu. Üstelik tam da evin ilk kez huzura kavuştuğu günlerde.
O akşam, Fatma odasına çekildikten sonra Elif kocasının yanına sokuldu. Sesi fısıltıdan farksızdı.
— Emre, sana söylemem gereken bir şey var.
Emre televizyona dalmıştı. Başını çevirip karısına baktı.
— Ne oldu?
Elif derin bir nefes aldı.
— Hamileyim.
Emre’nin elindeki kumanda havada asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca ne dediğini kavrayamamış gibi öylece baktı. Sonra yavaşça doğruldu.
— Ciddi misin?
— Hem de çok. İki kez test yaptım. İkisi de aynı çıktı.
Emre bir anda karısını kollarına aldı. Öyle sıkı sarıldı ki Elif’in nefesi kesilecek gibi oldu.
— Allah’ım… Elif! Sonunda… Sonunda oldu! Ne kadar mutluyum, bilemezsin!
— Sessiz ol, — dedi Elif, telaşla kapıya doğru bakarak. — Annen duyacak.
— Duysa ne olur? Torunu olacağını öğrenince sevinmez mi?
Elif cevap vermeden başını iki yana salladı. Kayınvalidesini Emre’den daha iyi tanıyordu. Fatma’nın sevineceğine inanmak istiyordu belki, ama kalbinin bir köşesi buna izin vermiyordu.
— Önce doktora gideyim, her şey yolunda mı öğrenelim. Sonra söyleriz.
Fakat küçük evlerde sırlar uzun süre saklanamazdı. Aradan bir hafta geçti. Elif kadın doğum doktorundan hamileliğinin kesinleştiğini öğrenip eve döndüğünde, Fatma onu mutfakta bekliyordu. Yüzü taş gibiydi; ne merak vardı bakışlarında ne de şefkat.
Elif ayakkabılarını çıkarıp içeri adım atar atmaz Fatma ilk darbeyi indirdi:
— Ne oldu, muradına erdin mi?
Elif duraksadı.
— Ne demek istiyorsunuz?
— Bana saf numarası yapma. Görmüyor muyum sanıyorsun? Sabahları miden bulanıyor, süt içmiyorsun, yüzün de değişti. Hamile kaldın, öyle mi?
Elif cevap vermedi. Buzdolabına yürüdü, bir şişe su çıkardı. Parmakları titriyordu. Şişenin kapağını açmak bile zor geldi.
Fatma ise susmadı:
— Şimdi her şeyi yapmaya hakkın olduğunu mu sanıyorsun? Ben de evin içinde parmak uçlarımda mı dolaşacağım, aman hanımefendi rahatsız olmasın, aman bebek etkilenmesin diye?
Elif yutkundu. Sesi kırılmıştı ama kendini tutmaya çalıştı.
— Fatma, bu sizin torununuz…
Fatma alaycı bir ses çıkardı.
— Benim torunum mu? Nereden bileceğim kimin çocuğu olduğunu? Belki komşudan peydahladın da şimdi oğlumun üstüne yıkmaya çalışıyorsun!
Bu sözler Elif’in yüzüne atılmış bir tokattan daha ağır geldi. Bir anda rengi bembeyaz kesildi. Dengesini kaybetmemek için masanın kenarına tutundu.
— Bunu nasıl söylersiniz…
— Söylerim işte! — Fatma ayağa kalktı, gelininin üzerine doğru yürüdü. — Üç yıl evli kaldın, ortada hiçbir şey yoktu. Sonra birden, tam da istediğin anda hamile kalıverdin! Bana pek de temiz gelmiyor bu iş.
Tam o sırada antrede kapı açılıp kapandı. Emre işten dönmüştü.
— Anne, ben geldim! Elif, neredesin?
Fatma başını kapıya çevirip seslendi:
— Buradayız, buradayız! Büyük müjdeyi konuşuyoruz!
Emre mutfağa girdiğinde önce Elif’i gördü. Karısı ayakta zor duruyor, yüzü solmuş, gözleri dolmuştu. Sonra annesine baktı; Fatma’nın dudaklarında acımasız bir memnuniyet vardı.
— Ne oluyor burada?
Fatma zehir gibi bir gülümsemeyle oğluna döndü.
— Olan şu canım oğlum: Hanımın yakında bizi dede nine yapacakmış.
Emre’nin yüzü bir anda aydınlandı.
— Elif! Söyledin mi?
— O söylemedi, ben anladım, — diye araya girdi Fatma. — Ama şimdiden söyleyeyim, benden hiçbir yardım beklemesin. Ne hâli varsa görsün, kendi meselesini kendi çözsün.
Emre’nin sevinci daha yüzünden silinmeden yerini şaşkınlığa bıraktı.
— Anne, ne diyorsun sen? Bu bizim çocuğumuz!
— Bizim mi? — Fatma oğluna döndü, sesini yumuşatır gibi yaptı ama içindeki zehir daha da belirginleşti. — Emre, yavrum, hâlâ anlamıyor musun? Bu kadın seni tuzağa düşürüyor. Doğurunca seni avucunun içine alacak. Ömür boyu onun elinde kalacaksın.
Elif artık dayanamadı. Gözyaşları bir anda boşaldı.
— Ben… Ben artık böyle yaşayamam…
Sözünü tamamlayamadan mutfaktan çıktı. Koridora doğru koşarken omuzları titriyordu.
Emre peşinden gitmek için hamle yaptı ama Fatma kolunu uzatıp onu durdurdu.
— Bırak ağlasın. Belki aklı başına gelir.
Emre annesine inanamaz gözlerle baktı.
— Anne, sen ne yaptığının farkında mısın? Kadın hamile. Bu stres ona da çocuğa da zarar verebilir!
Fatma’nın yüzü buz kesti.
— Hangi çocuk? Emre, kendine gel! Seni kandırıyor diyorum sana!
İşte o an Emre’nin içinde yıllardır çatırdayan bir şey tamamen koptu. Annesinin yüzüne baktı; öfkeyle buruşmuş, merhametten uzak, kendi hırsından başka hiçbir şey görmeyen o yüze. Ve nihayet anladı: Artık yeterdi.
Sesi alçaktı ama bu kez titremiyordu.
— Anne, — dedi. — Yarın Elif’le buradan gidiyoruz.
Fatma bir an donakaldı.
— Nereye gidiyormuşsunuz?
Emre gözlerini kaçırmadan cevap verdi:
— Deniz kenarında bir yere. Bir süre orada kalacağız. Benim orada ayarladığım bazı şeyler var.
