“Sizin eviniz mi? Bu dairenin yarısını biz satın aldık!” dedi Elif, ateşi ve öfkesiyle karşı koydu

Hikâyeler
Acımasız bir annelik, korkak bir koca, trajik haksızlık.

Orada bir arkadaşım var, iş konusunda da söz verdi. Şimdilik oraya yerleşeceğiz.

Fatma’nın yüzündeki öfke bir anda şaşkınlığa döndü.

— Sen ciddi misin?

— Hem de hiç olmadığım kadar ciddiyim. Burada daha fazla kalamayız. Sen bu evi yuva olmaktan çıkardın, nefes alınmaz bir yere çevirdin.

Fatma telaşla oğlunun koluna yapıştı.

— Emre! İnsan öz annesini böyle bırakıp gider mi?

Emre kolunu sertçe çekmedi; yalnızca usulca kurtardı.

— Seni terk etmiyorum anne. Ama artık aynı çatı altında yaşayamayız. Kusura bakma. Bizi bu noktaya sen getirdin.

Sonra arkasını döndü ve Elif’in yanına gitti. Onu sakinleştirmek, gözyaşlarını dindirmek ve önlerinde açılacak yeni hayatın ilk adımlarını konuşmak gerekiyordu. Bağırışsız, suçlamasız, her gün bir kavganın patlamasını beklemeden yaşanacak bir hayat…

Fatma ise mutfakta tek başına kaldı. İlk kez, ipin ucunu ne kadar kaçırdığını bütün ağırlığıyla fark etti. Ne var ki bazı şeyleri anlamak için artık çok geç kalmıştı.

Aradan iki yıl geçti.

Elif, denize bakan küçük evlerinin balkonunda durmuş, kucağındaki bir yaşındaki Can’ı hafifçe sallıyordu. Minik çocuk başını annesinin omzuna yaslamış, derin ve huzurlu bir uykuya dalmıştı. Aşağıdan dalgaların sesi geliyor, havaya çiçek kokusu ve insanın içini genişleten bir serinlik karışıyordu.

— Güzelim, yemek hazır! — diye seslendi Emre mutfaktan.

Elif içeri geçti, Can’ı dikkatle yatağına yatırdı. Evleri büyük değildi ama sıcacıktı; açık renk duvarlar, köşeye yayılmış oyuncaklar, raflarda aile fotoğrafları… Fotoğraflardan birinde, genç anne babanın kucağında yeni doğmuş oğulları vardı; ikisi de yorgun ama tarifsiz mutlu görünüyordu.

Elif masaya otururken sordu:

— İş yerinde günün nasıl geçti?

Emre’nin yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı.

— Gayet iyi. Müdür, böyle giderse yakında daha iyi bir göreve geçebileceğimi söyledi. Senin uzaktan aldığın işler ne durumda?

— Şükür, işler fena değil. Siparişler geliyor, teslim ettiklerimden de memnun kalıyorlar.

Bir yemek sayfasında görüp Elif’in kendi damaklarına göre uyarladığı salatayı yiyerek gün içinde yaşadıklarını anlattılar birbirlerine. Sade, sakin, sıradan bir akşam yemeğiydi bu. Ama onlar için yıllar önce ancak hayal edilebilecek kadar kıymetliydi.

Tam o sırada telefon çaldı. Emre ekrana baktı, kaşları istemsizce çatıldı.

— Amca Murat arıyor.

Elif başıyla işaret etti.

— Aç, belki önemli bir şeydir.

Emre telefonu kulağına götürdü.

— Alo, Amca Murat… Ne? Ne zaman olmuş? … Anladım… Tamam, elbette geleceğiz…

Elif, kocasının yüzündeki ciddiyetin giderek ağırlaştığını görünce içi sıkıştı.

— Ne olmuş?

Emre telefonu kapattı, derin bir nefes aldı.

— Annem hastanedeymiş. Felç geçirmiş.

Ertesi gün hiç vakit kaybetmeden Ankara’ya gittiler. Hastanenin yoğun bakım servisinde Fatma, yatağın içinde olduğundan daha da küçülmüş, zayıf ve çaresiz görünüyordu. Vücuduna bağlı cihazların düzenli sesleri odanın sessizliğini bölüyordu. Doktor, durumunu sakin bir dille anlattı: Sol tarafında felç vardı, konuşması bozulmuştu; ama hayati tehlikeyi atlatmıştı.

— Söylenenleri anlıyor, — dedi doktor. — Yalnız şimdilik düzgün cevap veremiyor. Zaman ve bakım gerekecek.

Emre yatağın yanındaki sandalyeye oturdu, annesinin elini avuçlarının içine aldı.

— Anne, benim. Geldim.

Fatma başını güçlükle ona çevirdi. Gözleri yaşla doluydu. Bir şeyler söylemek için dudaklarını oynattı, ama boğuk ve anlaşılmaz seslerden başka bir şey çıkmadı.

Emre annesinin elini biraz daha sıktı.

— Kendini yorma. Buradayız. Her şey yoluna girecek inşAllah.

Elif biraz geride durmuş, yol yorgunluğuyla uyuyakalan Can’ı kucağında tutuyordu. Fatma bakışlarını oğlundan ayırıp onlara çevirdi. Yıllarca incittiği gelinine, daha önce hiç göremediği torununa baktı. O bakışta ne eski öfke vardı ne de emir vermeye alışmış o sertlik. Sadece pişmanlık, mahcubiyet ve geç kalmış bir özlem vardı.

Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.

Elif’in sesi kısık çıktı:

— Özür dilemek istiyor. Gözlerinden belli.

Emre başını salladı.

— Anne, kendini üzme. Biz aileyiz. Aile insanı böyle günlerde bırakmaz.

Bir hafta sonra sahildeki evlerine döndüler. Fatma hâlâ hastanedeydi; doktorlar bir ay kadar sonra taburcu olabileceğini söylüyordu. Fakat artık tek başına yaşayamayacağı açıktı. Sürekli yardıma, bakıma ve gözetilmeye ihtiyacı vardı.

O akşam Can’ı uyutmaya çalışırlarken Emre sessizliği bozdu:

— Annemi yanımıza alalım.

Elif bir an kocasına baktı.

— Buraya mı? Denizin oraya?

— Başka nereye götürebilirim? O benim annem.

Elif sustu. İçinde birbirine karışan duygular vardı. Bir yanda yatağa düşmüş, pişmanlığı yüzünden okunan bir kadın için duyduğu merhamet; diğer yanda geçmişte yaşananların yeniden başlayacağı korkusu…

— Emre, ya eski günlerdeki gibi olursa? Ya yine bağırır, kırar, huzurumuzu bozmaya kalkarsa?

Emre ağır ağır başını iki yana salladı.

— Sanmıyorum. Onu gördün. Bize nasıl baktığını gördün. Hastalık onu bambaşka biri yapmış. Yaptıklarının farkına vardı.

Elif kocasının elini tuttu.

— Peki. Ama bir şartım var. Eğer en ufak şekilde eskisi gibi kavga çıkarmaya, bizi birbirimize düşürmeye kalkarsa, ona profesyonel bakım alabileceği bir yer buluruz. Bunu baştan bil.

— Tamam, — dedi Emre. — Söz.

Fatma sahil kasabasındaki eve tekerlekli sandalyeyle geldi. Konuşması kısmen düzelmişti; sol kolu hâlâ neredeyse hiç tutmuyordu. Kısa mesafelerde bastonla yürüyebiliyor, ama çoğu iş için yardıma ihtiyaç duyuyordu.

İlk günler herkes için zordu. Elif kayınvalidesinin ilaç saatlerini takip ediyor, yemek yemesine yardım ediyor, giyinirken yanında bulunuyordu. Emre akşamları işten dönünce annesinin ellerine ve bacaklarına doktorun gösterdiği hareketleri yaptırıyor, sabırla masaj yapıyordu.

Fakat evde kavga çıkmadı. Fatma sanki baştan yaratılmış gibiydi. En küçük iyilik için teşekkür ediyor, geçmişte söyledikleri ve yaptıkları için tekrar tekrar af diliyor, Can’ın odanın içinde sendeleyerek attığı ilk adımları gözleri dolarak izliyordu.

Bir akşam Elif ütü yaparken Fatma alçak bir sesle konuştu:

— Elif kızım… Beni bağışla. Aklımı hırs bürümüş. Sana hayatı zehir ettim.

Elif ütüyü bir kenara bıraktı, ona baktı.

— Artık bunları kurcalamayalım. Önemli olan bundan sonra huzurla yaşayabilmek.

Fatma uzun uzun iç çekti.

— Huzur… Meğer insanın asıl ihtiyacı buymuş. Herkesin senden çekinmesi, sözünden korkması mutluluk değilmiş. Mutluluk, aynı evde birbirini seven insanların bulunmasıymış.

Elif’in boğazı düğümlendi. Karşısındaki kadının yüzünde öyle içten bir acı vardı ki, eski kırgınlıklarının sivri uçları sanki biraz olsun yumuşadı.

— Anlıyorum, Fatma Hanım.

Fatma başını kaldırdı.

— Bana artık Fatma Hanım deme. Eğer gönlün razı olursa… bana anne de. Ben de sana bundan sonra gerçekten kızım gibi davranmak istiyorum.

Elif, onu tanıdığı günden beri ilk kez kayınvalidesine içten bir gülümsemeyle baktı.

— Razıyım… anne.

O gece Can odasında mışıl mışıl uyurken, Emre salondaki koltukta kitabını okuyordu. Mutfakta ise iki kadın çayın başında yan yana oturuyordu. Fatma hasta eliyle bardağı tutmaya çalışıyor, Elif sessizce ona yardım ediyordu. Bir zamanlar bağırışların duvarlara çarptığı o evde, nihayet gerçek bir sükûnet hüküm sürüyordu.

Bazen insan, neyin kıymetli olduğunu anlayabilmek için her şeyi kaybetmenin eşiğine gelir. Oysa geriye gerçekten kalan yalnızca sevgidir, aile olmaktır. Bunun dışındaki bütün hırslar, bütün inatlar, gün gelip insanın avucunda dağılan boş bir gölgeden ibarettir.

Şükrüye'nin Penceresinden