— Evet, — dedi Zeynep kısa bir duraksamadan sonra.
Emine’nin yüzünde anlamlı bir ifade belirdi.
— Demek öyle… Şanslıymışsın Zeynep kızım. Herkese böyle bir miras nasip olmaz.
Zeynep cevap vermedi. “Şanslıymışsın” sözü içine oturmuştu. Anne babasını kaybettikten sonra kalan bir evden böyle bahsedilmesi ona çok ağır geldi. Sanki ortada acıyla gelen bir hatıra değil de piyangodan çıkmış bir ödül varmış gibi.
Murat ise annesinin bu sorularına hiç ses çıkarmadı. Zeynep, kayınvalidesinin sık sık gelmesini konuşmaya açtığında da omuz silkip geçiştirdi.
— Ne var bunda? Annem geliyor işte. Yalnız kadın, canı sıkılıyor, biraz vakit geçirmek istiyor.
— Ama her gelişinde evi öyle bir inceliyor ki… Sanki ölçüp biçiyor.
— Sen de fazla anlam yüklüyorsun. Her şeyi kurcalama böyle.
Zeynep daha fazla üstelemedi. Belki de gerçekten kuruntu yapıyordu. Emine nazikti, gülümserdi, içtiği çay için mutlaka teşekkür ederdi. Ortada açık bir mesele yokken huzursuzluk çıkarmak da doğru olmazdı.
Aradan birkaç ay geçti. Murat’ın kız kardeşi Elif nişanlandığını duyurdu. Elif yirmi dört yaşındaydı; bir firmada çalışıyor, ama eline geçen para ancak kendine yetiyordu. Nişanlısı Kerem ise inşaat işlerinde çalışıyordu. İkisi birlikte tek odalı kiralık bir dairede kalıyorlardı; maaşları kiraya, faturalara ve günlük masraflara gidince ay sonunu getirmekte zorlanıyorlardı.
Düğün büyük bir salonda değil, mütevazı bir lokantada yapıldı. Otuz kişi kadar davetli vardı. Emine o gün sevinçten yerinde duramıyor, kızına sarılıyor, misafirlere güzel sözler söylüyordu. Murat kardeşini tebrik etti, Zeynep de Elif’e mutluluk dileyen birkaç içten cümle kurdu. Gece sakin ama neşeli geçti; konuklar geç vakitte dağıldı.
Düğünden bir hafta sonra Emine yine onların kapısında belirdi. Bu kez elinde ne kek ne börek vardı. Yüzü alışılmışın dışında ciddiydi; kolunda da dolu bir çanta taşıyordu. Murat evdeydi, salondaki kanepede oturmuş televizyona bakıyordu. Zeynep mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu.
— Murat, Zeynep kızım, sizinle konuşmam gereken önemli bir şey var, — dedi Emine salona girer girmez.
Zeynep ellerini kurulayıp mutfaktan çıktı. Emine masanın yanına geçti, çantasından birkaç kâğıt çıkardı. Murat annesine doğru yaklaştı. Zeynep ise ayakta kaldı; içindeki sıkıntı birden büyümüştü.
— Ne hakkında konuşacağız Emine Hanım? — diye sordu temkinli bir sesle.
— Elif’le Kerem hakkında. Çocukların ev meselesi çok sıkışık. Kira pahalı, kazandıklarının çoğu oraya gidiyor. Kendi evlerini almaları da mümkün değil, ellerinde birikmiş para yok.
— Bu onların sorumluluğu, — dedi Zeynep dikkatle. — İkisi de yetişkin insanlar.
— Elbette yetişkinler. Ama sonuçta aile değil miyiz? Aile dediğin zor zamanda birbirine destek olur.
Zeynep’in omuzları gerildi. “Destek olmak” sözünün altında başka bir niyet saklıymış gibi hissetti.
— Peki nasıl bir destekten söz ediyorsunuz?
Emine önce Murat’a, sonra Zeynep’e baktı. Dudaklarında küçük ama hesaplı bir gülümseme vardı.
— Sizin eviniz geniş. Üç oda var, burada sadece ikiniz yaşıyorsunuz. Açıkçası kullanılmayan çok alan var.
— Kullanılmayan mı? — Zeynep kaşlarını çattı. — Ne demek istiyorsunuz Emine Hanım?
— Şöyle düşündüm… Bu daire iki küçük daireyle değiştirilebilir. Birinde siz oturursunuz, diğerinde de Elif’le Kerem. Böylece herkesin başını sokacak bir yeri olur. Hatta birkaç seçenek bile baktık. Fotoğrafları, bilgileri burada.
Bunları öyle sıradan, öyle rahat söylüyordu ki, sanki “Markete inmişken ekmek de alalım” der gibiydi. Zeynep olduğu yerde kalakaldı. Duyduklarının gerçek olduğuna inanmakta zorlandı. Evi değiştirmek mi? Üstelik onun evini?
— Siz bunu gerçekten mi söylüyorsunuz? — dedi, sesi istemsizce titreyerek.
— Elbette gerçekten söylüyorum. Herkes ayrı ayrı yaşar. Elif’in de kendine ait bir yuvası olur, sizin de eviniz kalır. Eğer arada biraz para artarsa ben de kaplıcaya giderim, sağlığımı toparlamaya çalışırım.
Emine fikrini büyük bir kararlılıkla anlatmayı sürdürdü. Sanki söz konusu olan Zeynep’in kişisel malı değil de bütün ailenin ortakça kullanacağı bir imkânmış gibi konuşuyordu. Zeynep onu dinledikçe içindeki düğüm daha da sıkılaşıyordu.
— Emine Hanım, bu daire benim, — dedi sonunda, kelimeleri tane tane seçerek.
— Tabii ki senin kızım. Ama Murat’la evlisiniz. Artık aile oldunuz. Aile içinde her şey paylaşılır.
— Hayır, her şey paylaşılmaz. Bu ev bana anne babamdan kaldı ve biz evlenmeden önce benim üzerimeydi. Burası benim kişisel mülküm.
— Aman canım, bunun ne önemi var? Aynı çatının altında yaşıyorsunuz. Akrabaya yardım etmek gerekir.
Zeynep bu kez kocasına baktı. Murat susuyordu. Gözlerini yere indirmişti; yüzü gergin, dudakları sıkıca kapalıydı.
— Murat, sen de bu konuda bir şey söylemeyecek misin?
