Bunu daha fazla kurcalayıp kendi kendini yemektense, gerçeği gözleriyle görmeye karar verdi.
Murat’ın mesaisinin bitmesini bekledi. Sonra acele etmeden, elindeki kâğıtta yazan adrese doğru yola çıktı. Apartmanın kapısından, kendisine baştan aşağı kuşkuyla bakan orta yaşlı bir kadınla birlikte içeri süzüldü. Dördüncü kata çıktı. Kapı numarası kırk üçtü. Önce zile bastı. Ardından sabrı taşmış gibi geri çekilip kapıya ayağıyla sert sert vurmaya başladı.
— Aç kapıyı! İçeride olduğunu biliyorum!
Elbette biliyordu. Çünkü Murat’ın arabası aşağıdaki otoparkta duruyordu.
Kapı birkaç saniye sonra açıldı. Karşısında Murat vardı. Yüzündeki ifade, yakalanmış bir çocuğun şaşkınlığıyla korkusu arasında gidip geliyordu.
— Anne? Sen… nasıl…
Fatma tek kelime etmeden oğluna baktı. Murat’ın arkasında genç bir kız beliriverdi. Taş çatlasa yirmi iki yaşındaydı. Dolgun dudaklar, incecik bir bel, kalçalarına kadar inen uzun saçlar… Üzerinde de bacaklarını zor örten kısacık bir sabahlık vardı. Tam bir “rüya”ydı doğrusu.
Kız mahcupça gülümsedi, hatta yanakları hafifçe kızardı.
— Merhaba… Siz kime bakmıştınız?
Murat, kulaklarına kadar kızararak zor bela mırıldandı:
— Annem.
Kızın yüzündeki gülümseme o anda silindi.
— Aa…
Fatma zaman kaybetmedi. Murat’ın gömleğinin yakasına yapıştı, onu bir hamlede çevirdi ve bütün gücüyle koridora itti. Murat karşı koymaya bile kalkışmadı; öyle afallamıştı.
— Anne, bir konuşalım…
— Sus!
Fatma yerde duran ayakkabılarını kaptığı gibi oğlunun sırtına doğru fırlattı. Sonra yüzünde korku açıkça okunan kıza döndü.
— Sen de beni iyi dinle, güzelim. Bu adamın karısı var. Üç tane de çocuğu var. En büyüğü yedi yaşında, en küçüğü daha altı aylık. Bunları biliyor muydun?
Kız geri geri çekilip duvara yaslandı.
— Ben… O bana boşanacağını söylemişti…
— Murat çok şey söyler. Sen onun koynuna girerken aklını nereye koymuştun, ha?
— Anne, yeter! — diye bağırdı Murat, merdiven boşluğunda ayakkabılarını giymeye çalışırken.
— Sen ağzını kapat! — Fatma oğluna dönüp bakmadı bile; kızın dibine kadar sokuldu. — Sana son kez söylüyorum, kızım. Diyelim ki bugün karısını bıraktı, senin yanında kaldı. Hiçbir şey değişmeyecek. Seni tanımayacağım. Benim gözümde yok hükmünde olacaksın. Düğününe gelmem, doğuracağın çocukları görmem, seni kapımdan içeri sokmam. Beddua ederim, anladın mı? Bir daha onun etrafında dolaştığını görürsem üstüne asit dökerim. Hapse girerim, zerre umurumda olmaz.
Kız artık ağlıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, küçük bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Fatma’nın içinde ise en ufak bir acıma kıpırtısı yoktu.
— Bir kez daha onu ararsan ya da o buraya gelirse, başına geleceklerden kendini sorumlu tut. Nereye sokuyorsun burnunu? Üç çocuklu adama mı göz diktin? Derdin az mı senin? Ben sana dert nasıl olur gösteririm.
Bunu söyledikten sonra arkasını döndü, Murat’ın omzundan yakaladı ve neredeyse ensesinden sürükler gibi merdivenlerden aşağı indirmeye başladı. Öfkesi bütün bedenini sarmıştı; nefesi kesik kesik çıkıyordu. İkinci kata geldiklerinde dayanamadı, pencere pervazına oturdu. Murat karşısında, yaramazlık yaparken yakalanmış bir öğrenci gibi dikiliyordu.
— Şimdi beni dikkatle dinle. Bir daha buraya gelirsen sonuçlarına kendin katlanırsın. Kadınların peşinde dolaşacağına karınla aranı düzelt. Anladın mı?
Murat gözlerini kaçırdı. Sesi kısılmıştı.
— Anne, ben böyle yapamıyorum. Zeynep’i artık sevmiyorum. Aramızda ne heyecan kaldı ne yakınlık. Aynı evde yaşayan iki yabancı gibiyiz. O yalnızca yemek yapıyor, çocuklarla uğraşıyor, evi topluyor. Ben de hayatımda başka bir şey istiyorum.
