“Çocukları kapının önüne ben koymadım. Sen onları kilitli bir bahçe kapısına getirdin; çünkü benim ‘hayır’ dememi yok sayabileceğini sandın.”
Emre, nakliye kamyonetinin kasasını sertçe kapattı. Hamallar ön tarafa geçip oturdu. Kerem tek kelime etmeden arabadan sırt çantasını aldı. Elif ise pelüş tavşanını göğsüne bastırmış, eve değil annesine bakıyordu. Gün boyunca Zeynep’i ilk kez susturan şey de o bakış oldu.
Herkes yeniden araca binmeye hazırlanırken Murat, Ayşe’nin yanına yaklaştı.
“Boşanmaya falan götürmeyelim bunu,” dedi alçak sesle. “Anahtarı Zeynep’ten alırım. Yeter ki büyütme.”
Ayşe gözlerini ondan ayırmadı.
“Anahtarı sen verdin. Evi sen vaat ettin. Kız kardeşin için bunu sineye çekmemi de sen istedin. Şimdi tam olarak neyi büyütmememi bekliyorsun?”
“Ben yardım etmek istedim.”
“Benim malımla.”
Murat yüzünü buruşturdu.
“Sen de her şeyi evraka, tapuya bağlıyorsun.”
“Çünkü insan gibi konuşmak yerine kapıya nakliye aracıyla geldiniz.”
Murat karşılık vermek ister gibi oldu; fakat yanında Hakan Demir duruyordu. Arkasında da Zeynep, hamal ücretinin yarısını ödemesi gerektiğini söyleyip duruyordu. Böyle bir durumda itiraz etmek pek kolay değildi.
“Ben kendi eşyalarımı alırım,” dedi sonunda.
“Bugün saat 18.00 ile 19.00 arasında. Selin de orada olacak. Bir liste hazırlayacağım.”
“Artık eve girmem için de randevu mu almam gerekiyor?”
“Bugünden sonra, evet.”
Murat ona öyle baktı ki, sanki yıllardır tartışmaları yumuşatan, kırgınlıkları örten, herkes adına orta yol arayan Ayşe’nin artık sözle değil davranışla değiştiğini o an kavramıştı.
Akşam olunca Murat, şehirdeki daireye eşyalarını almak için geldi. Ayşe’nin kuzeni Selin mutfakta, önünde bir not defteriyle sessizce oturuyordu; araya girmiyor, yalnızca olan biteni kayda hazır bekliyordu. Koridorda iki çanta duruyordu: Murat’ın kıyafetleri, belgelerinin bulunduğu bir kutu, dizüstü bilgisayarı ve balık malzemeleri. Ayşe ne tartıştı ne de geçmişi açtı. Ona ait olanları tek tek uzatıyor, sonra listedeki satırın karşısına işaret koyuyordu.
“Selin, sen biraz çıkar mısın?” diye sordu Murat. “Karım ile konuşmam lazım.”
Selin başını bile kaldırmadan sakin bir sesle cevap verdi:
“Ben burada tanık olarak bulunuyorum.”
Murat alaycı bir gülümsemeyle Ayşe’ye döndü.
“Ayşe, gerçekten Zeynep yüzünden her şeyi silip atacak mısın?”
“Zeynep yüzünden değil. Benim yerime karar vermeyi kendine hak gördüğün için.”
“Anlayacağını düşünmüştüm.”
“Düşünmedin. Sınırıma basarsan geri çekilir miyim, onu denedin.”
Murat bakışlarını yerdeki çantaya indirdi.
“Annem, senin artık bize yabancılaştığını söylüyor.”
“Fatma Hanım’a söyle, bu defa doğru bir şey söylemiş.”
Kapının yanında biraz oyalandı. Ayşe bunu fark etti. Murat, onun her zamanki gibi son anda yumuşayacağı o küçük boşluğu bekliyordu: “Kavga etmeyelim,” diyeceği, “Yarın konuşuruz,” diye erteleyeceği, herkesin memnun olacağı bir çıkış yolu arayacağı anı… Ama bugün o çıkış yolu, beyaz nakliye kamyonetiyle birlikte hiçbir eşya indirmeden çoktan uzaklaşmıştı.
“Evin anahtarını geri vereceğim,” dedi Murat.
“Bugün.”
“Zeynep’te.”
“O zaman Zeynep’ten alıp bugün getir.”
Murat’ın yüzü gerildi; sesi yükselecek gibi oldu. Fakat Selin’e bakınca kendini tuttu. İki saat sonra bir kurye kapıya zarf bıraktı. Zarfın içinden kırmızı anahtarlığa takılı bir anahtar çıktı. Zeynep’in bahçe kapısında sallayıp durduğu anahtarın aynısıydı.
Ayşe anahtarın fotoğrafını çekti, çekmeceye kaldırdı ve Murat’a tek cümlelik bir mesaj gönderdi:
“Aldım. Diğer konular için yazılı iletişim kur.”
Ertesi gün Zeynep’ten uzun bir mesaj geldi. Çocukların geceyi babaannelerinde katlanır yataklarda geçirdiğini, Emre’nin nakliye aracına boş yere para ödediğini, Ayşe’nin “insanca davranıp hâllerini anlayabileceğini” yazmıştı. Mesajın sonunda şu cümle vardı: “Biz el koymaya gelmedik, sadece bir süre oturmak istedik.”
Ayşe kısa ama acımasızlığa kaçmayan bir cevap verdi:
“Başkasına ait bir evde yaşamak için önce ev sahibinin rızası gerekir. Ben böyle bir izin vermedim.”
Bundan sonra Zeynep bir daha yazmadı.
11 Haziran akşamına doğru Ayşe, Şirince’deki eve gitti. Eski pirinç levhanın yanına yeni ve sade bir tabela astı: “Mülk sahibinin izni olmadan girilmez.” Ne süs vardı üzerinde ne de uzun açıklama. Yalnızca, elinde başkasına ait anahtarla gelen bir sonraki kişinin “anlamadım” diyememesi için oradaydı.
Ev tertemizdi; kimsenin eşyasıyla dolmamıştı. Depoda Emre’nin kolileri yoktu. Odalarda Zeynep’in torbaları durmuyordu. Bahçe kapısının önünde nakliye aracı beklemiyordu. Murat artık emir verir gibi mesaj atmıyor, Fatma Hanım da aile borcu üzerine uzun konuşmalar yapmak için aramıyordu.
Ayşe bahçede yavaşça dolaştı. Kapı sürgüsünü düzeltti, giriş kapısını kontrol etti. Sonra verandanın basamağına oturup yapılacaklar listesini açtı: kapı önündeki yol, çitin dibindeki leylak, kiler için yeni bir raf… Sıradan ev işleri. İnsanların, bir gün çıkıp da o evin nedense “ortak” olduğunu varsayana kadar görmezden geldiği o küçük ama gerçek sahiplik işleri.
Telefonunun ekranı bir an parladı. Selin yazmıştı: Zeynep, komşu ilçede küçük bir ev tutmuştu. Parasını ödeyerek. Verandasız, bahçesiz, üstüne baskı kurabileceği bir ev sahibesi olmadan.
Ayşe mesajı okudu, telefonu kapatıp cebine koydu. İçinde sevinç yoktu. Sadece açık, sade ve yorucu bir sonucun dinginliği vardı: Başkalarının düzeni, sonunda onun sırtına yüklenmeden kurulmuştu.
Bahçe kapısını kapattı, sürgüyü bir kez daha yokladı ve eve girdi. Kapının dışında başkalarının anahtarları, başkalarının planları ve onun adına karar verme alışkanlıkları kaldı.
