Ne var ki bu sessizlik uzun sürmedi. Aradan bir hafta geçince Fatma kendini artık misafir gibi değil, evin asıl sahibi gibi görmeye başladı. Bir sabah Ayşe mutfaktan elinde kahvesiyle salona döndüğünde, kitaplığındaki bütün kitapların yer değiştirdiğini fark etti. Raflar baştan aşağı yeniden düzenlenmişti.
Ayşe odanın ortasında durup elindeki fincana baktı, sonra kayınvalidesine döndü.
— Fatma, bunları neden değiştirdiniz?
Fatma elindeki bezle rafın tozunu almaya devam etti.
— Ne var bunda? Ortalığı toparlıyorum işte. Kitaplar karmakarışık duruyordu. Hepsini boylarına göre dizdim, şimdi daha düzgün görünüyor.
— Ama ben onları öyle kullanıyordum. Hangi kitabın nerede olduğunu biliyordum.
Fatma küçümseyen bir ses çıkardı.
— Kullanıyormuş! Siz gençler düzen nedir bilmiyorsunuz. Mutfağa da baktım; tencereler ayrı bir yerde, kavanozlar ayrı bir âlem. Bakliyatları da ne bulduysanız ona doldurmuşsunuz. Oranın da elden geçmesi lazım.
Ayşe dudaklarını birbirine bastırdı. İçinden pek çok şey söylemek geçti ama sustu. Kitaplar için tartışma çıkarmaya değmezdi; en azından o an kendini buna inandırmaya çalıştı. Fincanını alıp odasına döndü ve kapıyı sessizce kapattı.
Fakat günler ilerledikçe Fatma’nın müdahaleleri çoğaldı. Ayşe’nin çorbayı nasıl pişirdiğine karışıyor, evin yeterince temiz olmadığını söylüyor, çamaşırların daha sık yıkanması gerektiğini, bulaşıkların da yanlış dizildiğini ileri sürüyordu. Ayşe akşamları Mehmet’e dert yandığında ise Mehmet omuz silkiyor, annesinin kötü niyetli olmadığını, sadece yardım etmeye çalıştığını söyleyip konuyu kapatıyordu.
Bir çarşamba sabahı Ayşe bilgisayarının başındaydı. Büyük bir müşteri için hazırladığı tanıtım sayfasının görsel düzeniyle uğraşıyordu. Teslime yalnızca iki gün kalmıştı ve bitmesi gereken çok iş vardı. Ekrandaki parçaları dikkatle yerleştirirken kapı birden açıldı; Fatma içeri neredeyse fırtına gibi girdi.
— Ayşe, senin başka işin yok mu? — dedi, eşiğe dikilip ellerini beline koyarak. — Pazara uğraman lazım. Öğle yemeği için birkaç şey eksik. Patates bitmiş, soğan lazım, havuç da kalmamış.
Ayşe sandalyesinde yarım döndü.
— Fatma, çalışıyorum. Yarım saat sonra müşteriyle görüşmem var.
— Çalışıyorsun ha! — Fatma elini havada salladı. — Bütün gün bilgisayarın başında oturup resimleri sağa sola oynatıyorsun. Buna iş mi denir? Biz gençken sabahtan akşama kadar atölyede ter dökerdik, iş dediğin öyle olurdu.
— Bu benim mesleğim. Bu işten para kazanıyorum. Şu anda markete çıkamam.
— Çıkamazmış! Peki kim gidecek? Ben mi bu yaşta merdiven inip çıkayım? Belim zaten ağrıyor.
Ayşe derin bir nefes aldı. Dilinin ucuna gelen sert cevabı yuttu.
— Sonra konuşalım. Saat iki gibi işim hafifler, o zaman giderim.
Fatma homurdanarak birkaç anlaşılmaz söz mırıldandı, sonra öfkeyle odadan çıktı. Kapıyı da öyle bir kapattı ki Ayşe’nin ekranındaki dikkatinin yerinde yeller esti.
Ertesi gün aynı sahne yeniden yaşandı. Ayşe bu kez yeni bir müşterinin gönderdiği iş notlarını inceliyordu. Tam ayrıntılara yoğunlaşmışken Fatma kapıyı yine çalmadan açtı.
— Ayşe, hemen kalk da temizliğe yardım et! Bu koca evi tek başıma toparlayamam.
Ayşe gözünü ekrandan ayırmadı.
— Şu an çalışma saatimin ortasındayım.
— İşte ben de onu söylüyorum ya! — dedi Fatma. — Evde oturuyorsun, ortada bir faydan yok. Kalk, iki el at.
— Ben çalışıyorum, — dedi Ayşe, kelimeleri dişlerinin arasından geçirerek.
— Çalışmakmış! Kadın dediğin evini çevirir, sabahtan akşama kadar makineye bakıp durmaz.
Bu kez Ayşe kendini tutamadı. Sandalyeden doğrulup kayınvalidesine döndü.
— Fatma, artık yeter. Odama kapıyı çalmadan girmenizi istemiyorum. Burası benim odam ve aynı zamanda çalışma yerim. Ben burada para kazanıyorum; üstelik kazandığım para, sizin bu evde rahatça kalmanızı da sağlıyor.
Fatma’nın yüzü bir anda asıldı. Tek kelime etmeden arkasını döndü, koridorda ayaklarını yere vura vura uzaklaştı. Akşam Mehmet eve gelince de oğluna, gelininin kendisini kırdığını anlattı. Mehmet bunun üzerine Ayşe’yle konuşmaya kalktı ama konuşma daha baştan çıkmaza girdi.
— Ayşe, anneme neden öyle sert davrandın? Yaşlı kadın sonuçta.
— Mehmet, beni sürekli işimin ortasında bölüyor. Teslim tarihlerim var, müşterilerim var, sorumluluklarım var.
— Ne olacak yani? Beş dakikalığına yardım etsen dünya mı yıkılır?
Ayşe acı acı güldü.
— Beş dakika mı? Günde on kez işimin ortasında beni yerimden kaldırmaya çalışıyor!
