— Ayşe, sen aklını mı kaçırdın?
— Hayır, tam tersine, nihayet kendime geldim! — eliyle kapıyı gösterdi. — Kendi evimde beni de yaptığım işi de yok saymanıza daha fazla izin vermeyeceğim. Eşyalarınızı topluyorsunuz ve gidiyorsunuz.
— Ayşe, bunu gerçekten söylemiyorsun, değil mi? — Mehmet ona yaklaşarak bileğini tutmaya yeltendi. Ayşe elini sertçe geri çekti.
— Söylediğim her kelimeyi ciddiye alıyorum. Toparlanmanız için size bir saat veriyorum.
— Ama o benim annem! Gidecek yeri yok!
— Bunu, benim evimde bana akıl vermeye kalkmadan önce düşünecekti. — Ayşe kollarını göğsünde birleştirdi. — Bir saat. Sonra polisi ararım, ikinizi de resmi yolla buradan çıkartırım.
Fatma ellerini iki yana açıp sızlanmaya başladı:
— Mehmet’im! Duyuyor musun, bana neler söylüyor? Gelinine bak, benimle nasıl konuşuyor!
— Anne, sakin ol… — Mehmet çaresizce annesine döndü.
— Nasıl sakin olayım? Bizi kapının önüne koyuyor! Sokağa atıyor!
— Sokağa değil, — dedi Ayşe buz gibi bir sesle. — Geldiğiniz köy evine dönersiniz. Ya da bir daire kiralarsınız, nasıl yaparsanız yapın. Ama burada artık kalmayacaksınız.
Daha fazla konuşmadı. Arkasını dönüp odasına girdi ve kapıyı kilitledi. Duvarın öbür tarafından öfkeli sesler, ayak sesleri, çekmecelerin açılıp kapanması, kapıların çarpılması duyuluyordu. Ayşe bilgisayarın başına oturdu ama çalışamadı. Parmakları titriyor, içindeki fırtına bir türlü dinmiyordu.
Yaklaşık yirmi dakika geçti. Sonra Mehmet’in valizleri sürüklemeye başladığını işitti. Fatma bir yandan ağlayıp burnunu çekerken bir yandan da eşyalarını topluyordu. Ayşe masanın başında yüzünü taş gibi sabit tutarak oturdu; dışarıdaki her sesi, her mırıltıyı, her hışırtıyı sessizce dinledi.
Bir kırk dakika kadar sonra kapı tıklatıldı.
— Ayşe, açar mısın?
Kapıyı araladı. Eşi eşiğin önünde duruyordu; gözleri kızarmış, yüzü solmuştu.
— Gerçekten gitmemi mi istiyorsun?
— Evet.
— Tamamen mi?
— Evet.
Mehmet başını ağır ağır salladı. Bir an daha ona baktı, sonra arkasını dönüp antreye geçti. Ayşe de peşinden çıktı. Koridorda valizler, çantalar, gelişigüzel bağlanmış poşetler diziliydi. Fatma paltosunu giymeye çalışıyor, yüksek sesle iç çekip burnunu siliyordu.
— Umarım bundan sonra yanında kalacak birini bulursun! — diye hışımla laf attı. — Senin gibileri kocaları bırakır zaten!
Ayşe cevap vermedi. Mehmet kapıyı açtı, valizleri merdiven boşluğuna taşıdı, sonra annesini almak için geri döndü. Fatma başını dimdik tutarak gelininin yanından geçti; sanki mağdur olan kendisiymiş gibi bakışlarını yukarı kaldırmıştı.
Kapı kapandı.
Ayşe yalnız kaldı.
Salonun ortasında bir süre kıpırdamadan durdu ve evin içini dinledi. Ne bir suçlama vardı, ne yüksek sesle söylenen sözler, ne de odasına izinsiz dalan biri… Sadece mutfaktaki buzdolabının hafif uğultusu duyuluyordu.
Pencereye yürüdü, aşağı baktı. Mehmet, annesiyle birlikte eşyaları arabaya yerleştiriyordu. Birkaç dakika sonra araç hareket etti ve sokağın köşesinde gözden kayboldu.
Ayşe odasına döndü. Bilgisayarın karşısına geçti, yarım kalan işe baktı. Sayfa altlığı düzenlenecek, telefon görünümü kontrol edilecek, dosyalar sunucuya yüklenecekti. Önünde üç, belki dört saatlik iş vardı.
Parmaklarını yavaşça oynattı, klavyeyi kendine doğru çekti ve çalışmaya başladı. Zihnindeki uğultu adım adım dağıldı. Elleri artık eskisi gibi titremiyordu. Ekrandaki bölümleri yerinden oynattı, renkleri yeniden ayarladı, satır satır kodu gözden geçirdi.
Kimse bağırarak kapısını açmadı.
Kimse, “Her şeyi bırak, hemen markete git,” diye emretmedi.
Kimse onu bencillikle, tembellikle, işe yaramazlıkla suçlamadı.
Ayşe gece ona kadar çalıştı. Sonunda iş tamamlandı. Dosyaları sunucuya yükledi, müşterisine gönderdi. Ardından sandalyeye yaslandı ve gözlerini kapattı.
Evet, artık yalnızdı. Kocasızdı. Aile diye bildiği o gürültülü kalabalık arkasında kalmıştı. Ama kendi hayatının dizginlerini yeniden eline almıştı. Kendi evinin sınırlarını, kendi emeğinin değerini, kendi nefes alanını geri kazanmıştı. Bundan böyle kimse ona, kendi çatısı altında ne yapacağını buyuramayacaktı.
Ayağa kalktı, mutfağa geçti. Ocağa su koyup kendine bir bardak çay demledi. Masaya oturdu, fincanı ellerinin arasına aldı ve pencereden dışarı baktı. Şehrin ışıkları gecenin içinde parlıyordu; uzakta bir araba sessizce geçip gitti.
Sessizlik.
Huzur.
Özgürlük.
Telefon çalmadı. Mehmet aramadı.
Ve Ayşe, uzun zamandan beri ilk kez, bunun iyi olduğunu hissetti.
