Kapının şiddetiyle salon büfesindeki kristal kadehler ince ince sızlandı.
Elif mutfakta tek başına kaldı. Ocağın altını kapattı, tabureye çöker gibi oturdu ve yüzünü avuçlarının arasına aldı. Ağlayamıyordu. Gözlerinden bir damla bile yaş süzülmedi. İçinde yalnızca kurşun gibi ağır bir yorgunluk, uzayıp giden boş bir sızı vardı. Demek bu bir sınavdı. Mehmet, ona sadakatini ölçmek için bir imtihan kurmuştu; üstelik bedeli yaklaşık iki yüz seksen bin liraydı.
O halde neredeyse bir saat kıpırdamadan oturdu. Akşamın alacakaranlığı yavaş yavaş eve yayıldı, mutfağın renklerini soldurup her şeyi gri bir sessizliğe bürüdü. Sonunda ayağa kalktı ama ışığı yakmadı. Dairenin içinde ağır adımlarla dolaşmaya başladı.
Antrede Mehmet’in bir ay önce aldığı pahalı deri ayakkabıları duruyordu. O gün, iş yerinde kıyafet konusunda çok titiz davranıldığını söylemiş, sanki bu alışveriş mecburiyetmiş gibi anlatmıştı. Banyodaki rafta ise tıraş sonrası sürdüğü ithal losyonlar, kremler, küçük şişeler yan yana dizilmişti; hepsi de birlikte markete gittikleri bir gün Elif’in maaş kartıyla alınmıştı. Yatak odasında, komodinin üzerinde yüklü bir oto servis fişi gözüne çarptı. Mehmet arabasının lastiklerini değiştirmişti.
Elif pencereye yürüdü, alnını soğuk cama dayadı. Aşağıda caddeden arabalar akıp gidiyor, sokak lambaları yanıyor, insanlar acele adımlarla evlerine, ailelerinin yanına dönüyordu. Oysa şimdi anlıyordu ki kendisinin sandığı gibi bir ailesi yoktu. Sadece onun kanatlarının altında ısınan, rahat eden, günü geldiğinde de birikimlerini son kuruşuna kadar istemekten çekinmeyen bir adam vardı hayatında.
Gece uykusuz geçti. Elif boş yatağın içinde gözlerini tavana dikmiş, duvardaki saatin tik taklarını dinledi. Mehmet ne akşam döndü ne de gece. Büyük ihtimalle oğlunun yanına gitmişti ya da arkadaşlarından birine sığınıp “kalpsiz, para düşkünü karısından” yakınmıştı.
Sabah olduğunda karar, sanki çoktan verilmiş de sadece adının konması beklenmiş gibi içine yerleşti. Berraktı, kesindi, tartışmaya yer bırakmıyordu. Ne bir öfke nöbeti eşlik etti buna ne de intikam alma arzusu. Sadece soğuk bir gerçeği kabul ediyordu: Hastalık fazla ilerlemişti; merhem sürmek artık fayda etmezdi, kesip atmak gerekiyordu.
Kendine koyu bir Türk kahvesi yaptı. Ardından yüklükten iki büyük plastik valiz ile geniş bir spor çantası indirdi. Hepsini yatak odasında yatağın üzerine açtı ve Mehmet’in eşyalarını düzenli, neredeyse törensel bir sakinlikle toplamaya başladı.
Gömleklerini tek tek katladı; yakaları ezilmesin diye düğmelerini kapatmayı bile ihmal etmedi. Kravatlarını düzgün rulolar hâline getirdi. Kalın kazaklarla kot pantolonları valizlerin altına yerleştirdi. Spor çantasına spor ayakkabılarını, deri ayakkabılarını, ev terliklerini koydu. Banyodaki rafta ona ait ne kadar kavanoz, tıraş bıçağı, şişe varsa hepsi ortadan kalktı. Koridordaki dolapta duran ayakkabı boyasını ve yedek fırçalarını bile unutmadı.
Bağırıp çağırmak yerine valizlerini kapının önüne koymak, Elif’e o anda yapılabilecek en doğru şey gibi geldi. Her şey paketlenince bagajları koridora, giriş kapısına yakın bir yere dizdi. Mehmet’in öfkeyle çıkarken yine de geri döneceğini bilerek aynanın yanındaki sehpaya bıraktığı ev anahtarlarını da valizlerin üstüne koydu.
Öğleye doğru kilitte anahtar döndü. Mehmet içeri girdi. Üzerine sinmiş bayat tütün kokusu ve ağır, uykusuz bir gecenin yorgunluğu hemen hissediliyordu. Anlaşılan, derdini birilerine anlatmış, kendini haklı çıkaracak sözler aramıştı. Ayakkabılarını çıkarıp başını kaldırınca olduğu yerde kaldı. Karşısında valizlerden oluşmuş bir set duruyordu.
Önce yüzüne anlam veremeyen bir ifade yayıldı. Ardından şaşkınlık geldi. Sonra dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi. Anahtarları umursamazca dolabın üzerine bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturdu.
— Bu ne şimdi, Elifçiğim? Çocukça bir oyun mu oynuyorsun? Alındın diye böyle sahne kurmaya gerek yok. Abartıyorsun. Sakinleş, eşyaları yerine kaldır. Dün biraz sert çıktım, kabul ediyorum. Sinirlerim bozuktu. Gel, düzgünce konuşalım. Mert meselesi için başka bir yol buldum.
Elif mutfaktan çıktı. Üzerinde sade bir ev pantolonu ve yumuşak örgü bir hırka vardı. Yüzünde şaşırtıcı bir dinginlik duruyordu.
— Konuşacak bir şeyimiz kalmadı, Mehmet, — dedi. Sesi haber okuyan biri kadar düz ve sakindi. — Sana ait ne varsa topladım. Eksik kalan bir şey görürsen söyle, kargoyla gönderirim.
Mehmet’in yüzündeki alaycı gülüş silindi. Bunun bir oyun olmadığını o an kavradı.
— Sen aklını mı kaçırdın? — diyerek ileri atıldı, fakat valizlerden birine çarpınca durmak zorunda kaldı. — Bütün bunlar dün geceki mesele yüzünden mi?
