“Bizim sırtımızdan geçinen gelinimizin şerefine!” diye mikrofonla ilan edilince gelin ayağa kalkıp sunucuya yürüdü

Hikâyeler
Bu adaletsizlik insanı kahrediyor, kabul edilemez.

“Üstelik altmış beş,” diye ekledim.

Mustafa yüzüme baktı.

“Elbette,” dedi alayla. “Senin derdin belli. Yeter ki ocak başına geçme. Başkasının emeğiyle iş yürütmeyi iyi bilirsin.”

Hiçbir şey söylemedim. Tartışmadım. Sadece ödemeyi yaptım. Masrafı Emre’yle aramızda böldük: 70.000 lira benim kartımdan çıktı, 52.500 lira onun hesabından. Mustafa da kendi yaş günü için 35.000 lira verdi. Tam 35.000. Ne bir kuruş fazla.

Havale dekontunu sakladım. 70.000 lira. 20 Mart, saat 14.07. Alıcı: “Huş Korusu” restoranı.

Yaş gününe üç gün kala Selin aradı.

“Derya, babam çok üzülüyor,” dedi. “Bu restoran meselesiyle onu kırdın.”

“Ben onu neyle kırmışım?”

“Adam aile arasında, evde olsun istemiş. Sen tutup restoran ayarlamışsın. Sanki uğraşmak istemiyormuşsun gibi.”

O sırada mutfaktaydım. Elif masanın başında ödev yapıyor, kaleminin ucunu kemiriyordu.

“Selin,” dedim sakin kalmaya çalışarak, “elli beş kişi gelecek. Ben haftanın beş günü çalışıyorum. Bu kadar yemeği ne zaman hazırlayayım?”

“Ben yardım ederdim.”

On dört yıldır Selin’in bir kere bile yardım teklif ettiğini duymamıştım. Ne yemek için, ne çocuklarla ilgili, ne de başka bir şeyde. Bir kez olsun kapıdan girip “Derya, elinden bir iş alayım,” dememişti.

“Restoranın ödemesi yapıldı,” dedim. “Cumartesi görüşürüz.”

Telefonu kapattım. Elif defterinden başını kaldırdı.

“Anne,” dedi, “Selin teyze neden kızgın?”

“Kızgın değil kızım,” dedim. “Deden için endişeleniyor.”

“Haa,” dedi Elif ve tekrar problemlerine döndü.

Telefonu tezgâha bıraktım. İçimde garip bir sessizlik vardı. Mesai bitiminden sonra laboratuvarda kalan o boşluk gibi; herkes gitmiş olur, sadece havalandırmanın ince uğultusu duyulur.

Cumartesi geldi. 12 Nisan. “Huş Korusu” restoranı.

Salon gerçekten hoştu. Boydan boya camlar, dışarıda ince gövdeli huş ağaçları, masalarda bembeyaz örtüler… Ben davetten iki saat önce gittim. Masa düzenine, oturma planına, menüye tek tek baktım. Görevli kadın, “Mustafa Bey’in daveti için mi?” diye sordu. Başımı salladım. Listeden adımı işaretledi.

Misafirler altıya doğru gelmeye başladı. Mustafa’nın inşaat işinden tanıdıkları, komşular, eski dostlar… Ceketli, yüksek sesle konuşan adamlar; saçları özenle yapılmış eşleri. Akrabalar da vardı: Ankara’dan gelen kuzeni, Sivas’tan teyzesi. Selin mavi bir elbise giymişti, kulağında damla biçimli küpeler sallanıyordu. Emre yeni takımını giymişti; gömleğini ben seçmiştim, farkına bile varmamıştı.

Mustafa en son geldi. Üzerinde beyaz gömlek, siyah ceket vardı. Serçe parmağındaki yüzük, salon ışıklarının altında parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez herkes alkışladı.

Doğum günü sahibi gelmişti.

Yerlerimize oturduk. İyi dilek konuşmaları sırayla başladı. İlk konuşmayı kuzeni yaptı. İkincisi Selin’den geldi. Üçüncüde eski bir arkadaşı ayağa kalktı; doksanlı yıllarda inşaat işine nasıl başladıklarını anlattı. “İki kürek, bir de eski kamyonetle yola çıkmıştık,” dedi.

Ben Emre’yle hiç tanımadığım bir kadının arasında oturuyordum. Kadın kendini Gül diye tanıttı. Hemen ardından da sordu:

“Siz Mustafa Bey’in nesi oluyorsunuz?”

“Gelinuyum,” dedim.

Başını memnun olmuş gibi salladı.

“Kayınpeder konusunda şanslıymışsınız. Çok eli açık derler.”

Gülümsedim. Masanın altında peçeteyi avucumun içinde buruşturdum.

Saat dokuza yaklaşırken salon iyice ısınmıştı. Sohbetler yükselmiş, ikramlar yenilenmiş, bardaklar defalarca doldurulmuştu. Sunucu, teşekkür konuşması için mikrofonu Mustafa’ya uzattı. Salon bir anda sessizleşti.

Mustafa ayağa kalktı. Omuzlarını dikleştirdi. İri yarı bir adamdı; çoğu misafirden bir baş uzun, geniş gövdeli, dolap gibi. Sesi tok ve buyurgandı. Öyle bir ses tonuyla konuşurdu ki kimse sözünü kesmeye cesaret edemezdi.

“Hepinize teşekkür ederim,” diye başladı. “Buraya kadar geldiğiniz için sağ olun. Altmış beş yaş önemli bir eşik. Sadece bir sayı değil, insanın arkasına dönüp baktığı bir toplamdır.”

Konuklar başlarıyla onayladı.

“Ben bir ev kurdum. İşimi büyüttüm. İki evlat yetiştirdim. Emre şantiyede yanımda, sağ kolum gibi. Selin muhasebede, her şeyi kontrol eder. Oğluma ev verdim. İş verdim. Ailesinin rahatını sağladım.”

Kısa bir ara verdi. Sonra başını bana doğru çevirdi. Parmağındaki yüzük bardağın kenarına hafifçe çarptı; ince, cam gibi bir ses çıktı.

“Şimdi de bir bardak kaldırmak istiyorum,” dedi. “Gelinim Derya’nın şerefine. Bizim sırtımızdan geçinip yaşayan Derya’nın.”

Önce derin bir sessizlik oldu. Ardından masaların bir ucundan kısık gülüşmeler yayıldı. Uzak taraftan biri, “Vay be, baba yine yaptı yapacağını!” diye seslendi. Yanımdaki Gül, duymamış gibi başını başka yöne çevirdi.

Mustafa kahkaha attı. Rahat, geniş, içten bir kahkaha. Ama şaka yapmıyordu. Buna gerçekten inanıyordu. Bunun hem komik hem doğru olduğunu, salondaki herkesin de onunla aynı fikirde olduğunu sanıyordu.

Elli beş kişi bardaklarını kaldırdı. Kimi kalabalığa uyduğu için, kimi yaş günü sahibine karşı çıkmak ayıp olur diye, kimi de büyük ihtimalle aynı şeyi düşündüğü için.

Yanımda Emre çatalı öyle sıktı ki parmakları beyazladı. Bana bakmadı. Ağzını açıp tek kelime etmedi.

Herkes yudumunu alana kadar bekledim. Sunucu mikrofonu geri almak için uzandığında ayağa kalktım.

“Ben de bir şey söyleyebilir miyim?” dedim. “Sadece bir dakika.”

Sunucu önce Mustafa’ya baktı. Mustafa omuz silkti.

“Söyle bakalım gelin,” dedi. “Sen de bir iyi dilek konuşması yap.”

Mikrofonu elime aldım. Başkalarının avucundan geçtiği için sıcaktı.

Elli beş çift göz bana dönmüştü. Aralarında iş arkadaşım Ebru ve eşi de vardı. O salonda ne kadar kazandığımı, nereye ne ödediğimi bilen tek kişi oydu. Gözlerimin içine baktı ve belli belirsiz başını eğerek bana destek verdi.

Derin bir nefes aldım. Ellerim titremiyordu.

“Mustafa Bey,” diye başladım, “konuşmanız için teşekkür ederim. En azından dürüsttü. Gerçekten sizin paranızla yaşadığımı düşünüyorsunuz. Bunu on dört yıldır duyuyorum. Bugün de herkesin içinde söylediniz. O hâlde ben de cevabımı herkesin içinde vereyim.”

Salondaki uğultu bir anda kesildi. Selin’in ağzı aralık kaldı.

“Emre’ye bir daire verdiğiniz doğru,” dedim. “İki odalı, beşinci katta, eski tip bir apartman dairesi. Bunun için teşekkür ederim. Cömert bir davranıştı. Ama o evin tadilatı—zeminler, duvarlar, banyo, mutfak—benim maaşımla yapıldı. Yaklaşık 273.000 lira. Faturaları ve dekontları hâlâ duruyor.”

Masanın bir yerinden biri öksürdü. Mustafa’nın yüzündeki gülümseme silindi.

Şükrüye'nin Penceresinden