“Bizim sırtımızdan geçinen gelinimizin şerefine!” diye mikrofonla ilan edilince gelin ayağa kalkıp sunucuya yürüdü

Hikâyeler
Bu adaletsizlik insanı kahrediyor, kabul edilemez.

Ben ise sesimi yükseltmeden devam ettim:

“Ben on bir yıldır çalışıyorum. Hafta içi her sabah sekizde işe girip akşam beşte çıkıyorum. Süt ürünleri fabrikasında laborantım; kalite kontrol yapıyorum. Sizin alay eder gibi söylediğiniz üzere ‘tüp yıkayan kadın’ değilim. İnsanların evine giren, çocuklarına yedirdiği ürünleri denetliyorum. Rapor tutuyorum, analiz yapıyorum, ölçülere bakıyorum. Bu benim mesleğim. Ve emeğimin karşılığında maaş alıyorum.”

Sessizlik iyice ağırlaştı. Masanın çevresindeki bakışların üstüme çevrildiğini hissediyordum. Gül bile bu kez başını başka yana çevirmedi; doğrudan bana bakıyordu.

“Kerem’in kursları var,” dedim. “Judo, matematik… Onların parasını ben ödüyorum. Elif’in resim dersini de ben karşılıyorum. Ayda yaklaşık 6.300 lira. Evin alışverişini Emre’yle yarı yarıya yapıyoruz. Çocukların kıyafetleri çoğunlukla benden. Bu aileye koyduğum emek ve para, bu masadaki hiç kimseninkinden daha az değil.”

Mustafa sandalyesine çöktü. Öyle bir oturdu ki, sanki bir anda dizlerinin bağı çözülmüştü.

“Bir de son konu var,” dedim. “Bu akşamki davet. Sizin yaş günü yemeğiniz. Toplam masraf 158.000 lira. Siz 35.000 lira verdiniz. Emre 52.500 lira koydu. Kalan 70.000 lira benim hesabımdan çıktı. 20 Mart, saat 14.07, ‘Çınar Bahçesi’ restoranına yapılan havale. İsteyen kontrol edebilir.”

Mikrofonu usulca sunucunun masasının üzerine bıraktım.

“Cömert kayınpederimizin şerefine,” dedim.

Sonra bardağımı kaldırdım.

Tam kırk saniye boyunca kimse tek kelime etmedi. İçimden saydım. Saymayı iyi bilirim; işim gereği.

Sonra salonun uzak köşesinden birinin kısık bir sesle, “Yok artık,” dediği duyuldu. Yanımdaki Gül parmaklarının ucuyla elime dokundu, eğilip fısıldadı:

“Çok sağlam konuştun.”

Mustafa tabağına bakıyordu. Az önce parmağında duran yüzük artık masa örtüsünün üzerinde, çatalının yanında hareketsizce duruyordu. Onu ne zaman çıkarıp bıraktığını görmemiştim. Elini ilk kez o yüzük olmadan gördüm. Parmakları daha zayıf, daha yaşlı görünüyordu.

Emre’nin yüzü bembeyaz kesilmişti. Ne babasına bakıyordu ne bana. İki eliyle ensesini ovuşturuyor, sanki başını yerinden söküp almak ister gibi duruyordu.

Selin ayağa kalktı ve salondan çıktı. Kapının sertçe kapandığını duydum.

Sunucu boğazını temizledi. “Evet, kaldığımız yerden devam edelim,” dedi yapay bir neşeyle. “Şimdi sırada doğum günü sahibimiz için küçük bir oyun var!”

Akşamı yeniden birleştirmeye çalışıyordu ama dikiş yeri apaçık ortadaydı.

On beş dakika sonra fuayeye çıktım. Vestiyerin yanında Ebru yetişti bana.

“Nasılsın?” diye sordu.

“İyiyim.”

“Bunu çoktan söylemen gerekiyordu.”

“Biliyorum.”

Camın önünde durup otoparka baktım. Nisan akşamıydı. Lambalar yanmış, öğleden sonra yağan yağmurun bıraktığı su birikintileri ışıkları yansıtıyordu. İçimde garip bir sakinlik vardı. Boşluk değildi bu; tam anlamıyla sessizlikti. Yıllardır aralıksız uğuldayan bir makine sonunda kapanmış gibiydi. Sevinç değildi. Ferahlama da değildi. Sadece sessizlik.

Emre on dakika kadar sonra geldi. Yanımda durdu, ellerini ceplerine soktu.

“Memnun musun şimdi?” diye sordu.

“Hayır,” dedim. “Ama pişman da değilim.”

Bir süre konuşmadı.

“Babam ağladı,” dedi sonra. “Lavaboda. Selin yanındaydı.”

Göğsümün ortasına ağır bir şey oturdu. Ona acıdığım için değil. Çünkü o gözyaşlarının pişmanlıktan dökülmediğini biliyordum. Küçük düşürüldüğü için ağlamıştı. Oysa yıllarca beni herkesin içinde küçük düşürdüğünü hiç anlamamıştı. Her bayramda. Her yemekte. Tam on dört yıl boyunca.

“Eve gidelim mi?” diye sordu Emre.

“Gidelim.”

Kimseyle vedalaşmadan çıktık. Çocuklar annemdeydi. Eve varınca Emre üzerini değiştirdi, kanepeye uzandı ve telefonuna gömüldü. Ben duş aldım, yatağa girdim. Tavana baktım. Bembeyazdı, tertemizdi. Üç yıl önce, o tadilat sırasında boyayı ben seçmiştim.

Uzandım ama uyumadım. Yine de beş yıldır ilk kez sakinleşmek için kafamın içinde hesap yapmama gerek kalmadı. Sayılacak bir şey kalmamıştı. Bütün rakamları zaten herkesin önünde söylemiştim.

Üç hafta geçti.

Mustafa aramadı. Bir kez bile. Emre pazar günleri onun yanına gidiyor; tek başına. Döndüğünde sessizce yemeğini yiyor, sonra kanepeye uzanıyor.

Selin üçüncü gün bir mesaj gönderdi: “Babamı kendi arkadaşlarının içinde, kendi doğum gününde rezil ettin. Aile böyle davranmaz.”

Okudum. Cevap yazmadım. Çünkü “aile böyle davranmaz” cümlesi, benim yıllardır içimden geçirdiğim şeyin ta kendisiydi. Sadece benim kastettiğim bambaşka bir davranıştı.

İşten Ebru mesaj attı: “Benim eşim hâlâ o akşamı anlatıyor. ‘Bir insan bu kadar sakin ve temiz cevap verir mi?’ diyor. Helal olsun sana.”

Emre’nin iş arkadaşı Onur da onunla haber yollamış: “Eşin doğru yaptı. Baban fazla ileri gidiyordu.”

Dün de Bursa’dan kayınvalidem aradı. Hatice. Hiç beklemiyordum.

“Derya,” dedi. “Selin anlattı. Sana kızmak için aramadım. Ama sen de bilirsin, o artık yaşlı bir adam. Altmış beş yaşında. Bugüne kadar ne kurduysa kendi elleriyle kurdu. Canı yanmıştır.”

“Benim de canım yandı Hatice Hanım,” dedim. “On dört yıl boyunca.”

Telefonda bir sessizlik oldu.

“Biliyorum,” dedi sonunda. “Ben zaten o yüzden gittim.”

Ve telefonu kapattı.

Dün akşam Emre sordu:

“Bayram tatilinde babama gider misin?”

“Hayır,” dedim. “Konuşmak istiyorsa arasın. Ama yalnızca beni değil; aynı insanların önünde haksız olduğunu söylesin.”

Emre bana öyle baktı ki, sanki ondan çatıdan atlamasını istemişim gibi.

“Bunu yapmaz,” dedi. “Sen de biliyorsun.”

“Biliyorum.”

Elif neden dedesine gitmediğimizi soruyor. Kerem ise susuyor. Artık büyüdü; on üç yaşında, olan biteni anlıyor. Geçen hafta kendiliğinden, “Anne, dedem çok inatçı,” dedi. Sonra ekledi: “Ama sen de öylesin.”

İtiraz edecek oldum, fakat gülümsedi. Ben de sustum.

İşe gidiyorum. Raporları inceliyorum. Kurs ücretlerini yatırıyorum. Bana verilmemiş ama benim emek verip yaşanacak hâle getirdiğim o dairede hayatı sürdürüyorum.

Mustafa susuyor. O akşamki misafirlerin yarısı benim kaba davrandığımı düşünüyor. Diğer yarısı ise onun bunu hak ettiğini söylüyor.

Onlar, onun beni nasıl ezdiğini duydular. Benim nasıl cevap verdiğimi de duydular. Şimdi yarısı onu arıyor, yarısı beni.

Peki hangimiz sınırı aştık?

Şükrüye'nin Penceresinden