“Yani kardeşime mirasın işe yarayan kısmı, bana da otlar, çürük tahtalar ve vergiler, öyle mi? Ne güzel adalet. Buyurun, anahtarlar sizde kalsın” dedi Elif, anahtarlığı masaya sakinçe bıraktı

Hikâyeler
Bu adaletse, karanlık ve acımasızdır.

Vergisi, faturası, bakım masrafı derken para yutan bir yük… Bir buçuk yılda ona on yedi bin beş yüz liradan fazla harcadım. Karşılığında ne aldım? Hiçbir şey. Tek kuruş bile.

Odanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Duvardaki saatten başka ses duyulmuyordu; akrep ile yelkovanın düzenli tıkırtısı, sanki herkesin söyleyemediği sözleri sayıyordu.

Murat omuz silkti; ilgisiz görünmeye çalışsa da sesi eskisi kadar rahat çıkmadı.

— Sen de kiraya verirsin, dedi.

Elif başını hafifçe yana eğdi, kardeşinin yüzünü dikkatle süzdü.

— Kime vereceğim? Sen o evin hâlini gördün mü? Oraya sokakta kalan biri bile girmez. Çatı akıyor, pencereler tahtalarla kapatılmış, soba çalışmıyor, döşemeler çürümüş. Ona ev denmez, yıkılmayı bekleyen bir enkaz denir.

— O zaman sat gitsin, dedi Murat, kırık bir şemsiyeden ya da eski bir koltuktan kurtulmayı önerir gibi kolayca.

Elif’in bakışları sertleşti.

— Satayım, öyle mi? Ben evi satarsam bunda bir sakınca yok. Ama sen daireyi satsaydın annem sana bir şey demez miydi? “Babanızdan hatıra, miras öyle elden çıkarılmaz,” diye söylenmez miydi?

Fatma masanın üzerindeki peçeteyle oynadı; parmakları huzursuzca kumaşı buruş buruş ediyordu.

— Elifciğim, neden böyle konuşuyorsun? Biz bir aileyiz…

Elif onu aniden kesti.

— Bunu söyleme anne. Lütfen, bu cümleyi kullanma.

Fatma irkildi. Kızının onu böyle yarıda keseceğini hiç beklemiyordu. Elif şimdiye kadar sesini yükseltmemiş, laf bölmemiş, itiraz etmemişti. Hep susmuş, kabullenmiş, önüne konulanı içine atmıştı.

— Anne, sen diyorsun ki bize eşit pay düştü. Ama bu doğru değil. Murat gelir getiren bir şey aldı; yani kazanç sağlayan bir varlık. Bana ise sürekli masraf çıkaran, para götüren bir yük kaldı. Aradaki farkı gerçekten görmüyor musunuz?

Murat araya girmeye çalıştı, fakat cümlesinin başındaki güven artık sesinde yoktu.

— Ev de sonuçta mal mülk. Gayrimenkul her zaman…

Elif onu sakin bir ifadeyle böldü.

— Benim bir buçuk yılda on yedi bin beş yüz liradan fazla harcadığım ve karşılığında tek kuruş alamadığım bir gayrimenkul. Sen aynı sürede daireden yüz yirmi altı bin lira kazandın. Fark ortada değil mi? İstersen kâğıda çizip göstereyim.

Murat’ın kaşları çatıldı. Rakamlar doğruydu; onu asıl sinirlendiren de buydu. Apaçık olan bir şeyin yüzüne vurulmasından hiç hoşlanmazdı.

— Sen kendin kabul ettin, dedi bu kez daha sert, meydan okuyan bir tonla. Kimse seni zorlamadı. Bu masada oturdun, başını salladın. Her şeyi konuştuk, sen itiraz etmedin.

— Evet, kabul ettim, dedi Elif. Çünkü bunun adil olduğuna inandırıldım. Sen şehirde yaşıyorsun, sana daire lazım denildi. Benimse güya köy ruhlu olduğum, ücra yerdeki döküntü bir evin bana uygun düşeceği anlatıldı. Ben de inandım.

— Elif! diye çıkıştı Fatma. Bu nasıl söz? Nasıl bir üslup bu?

— Gerçek bu anne. Bana kalan, herkesin istemediği şeydi. Murat kullanabileceği, değeri olan, para getiren kısmı aldı. Bana ise ancak masraf ederek ayakta tutulabilecek bir harabe düştü.

Elif ağır ağır ayağa kalktı. Hareketlerinde telaş yoktu; sanki uzun zamandır içinde defalarca prova ettiği bir anı yaşıyordu. Çantasını açtı, içinden eski deri anahtarlığa takılı iki yıpranmış anahtar çıkardı. Derisi solmuş, kenarları aşınmıştı. Anahtarları annesinin tabağının yanına bıraktı. Metal, seramiğe hafifçe çarpıp ince bir ses çıkardı.

— Demek kardeşime miras, bana ot bürümüş bahçe ve vergi borcu. Güzel mantık doğrusu. Anahtarlar sizde kalsın.

Fatma gözlerini kocaman açtı; olan bitene inanmakta zorlanıyordu.

— Sen… Ne yapıyorsun böyle?

— Bu harika adalet anlayışını daha fazla taşımayı reddediyorum.

Murat sandalyesini gürültüyle geriye itti.

— Mirası öyle canın istedi diye reddedemezsin! Tapu senin üzerine geçti. Aradan bir buçuk yıl geçti!

Elif soğuk bir sakinlikle düzeltti:

— Ben mirastan vazgeçmiyorum. Onun masraflarını cebimden karşılamayı bırakıyorum. Ev benim üzerime kayıtlı ve onunla ne yapacağıma ben karar veririm. “Adalet” sözünün arkasına saklanıp bana yüklenen bir mülke artık para akıtmayacağım.

Fatma telaşlandı, ellerini ona doğru uzattı.

— Elifciğim, dur hele. Oturalım, sakin sakin konuşalım. Böyle öfkeyle olmaz…

— Konuşacak bir şey kalmadı anne. Kararımı verdim. Bir buçuk yıldır düşünüyorum zaten. Yeter.

Murat birden ayağa kalktı; yüzü öfkeden kızarmıştı.

— O ev babamızın hatırası! Öyle kafana göre satamazsın!

Elif uzun uzun ona baktı. Gözlerinde öfke de yoktu, kırgınlık da. Daha çok bu konuşmadan, bu çıkmazdan, en açık şeyi yeniden yeniden anlatmak zorunda kalmaktan doğan derin bir yorgunluk vardı.

— Babamızın hatırası olması, masrafların çocuklardan birinin sırtına yüklenmesi için sebep değil. Eğer o ev sizin için bu kadar kıymetliyse, gerçekten kaybedilmemesi gereken bir hatıraysa, sen satın al. Sana yarı fiyatına bırakırım: yüz beş bin liraya. Nasıl olsa daireden bir yılda aşağı yukarı o kadar kazanıyorsun.

— Bende o kadar para yok! diye parladı Murat. Tamirata girdim, mobilya aldım!

— Ama bende olması gerekiyor, öyle mi? Elif yan sandalyedeki çantasını aldı. Garip bir hesap bu Murat. Hem de çok garip.

Kapıya doğru yürüdü. Fatma yerinden fırladı, kolunu uzattı.

— Elif, dur! Nereye gidiyorsun? Gel konuşalım!

Elif eşikte döndü.

— Konuşacak bir şey yok. Söyleyeceğimi söyledim. Yemek için teşekkür ederim.

Daireden çıktı, kapıyı arkasından kapattı ve birkaç saniye sırtını soğuk yüzeye yasladı. Kalbi deli gibi atıyor, elleri titriyordu. Buna rağmen içinde tuhaf bir hafiflik vardı. Sanki bir buçuk yıldır omuzlarında taşıdığı ağır bir çuval bir anda yere düşmüştü.

Ertesi gün, pazartesi sabahı, işinden iki saat izin aldı ve bir emlak ofisine gitti. Ofis, eski bir binanın giriş katındaydı; camında solmuş ilanlar, duvarlarında satılık ev fotoğrafları asılıydı. Kısa saçlı, yorgun yüzlü, yaşını almış bir emlakçı kadın Elif’i dinledi. Sonra elindeki kalemi masaya birkaç kez vurup düşündü.

— Ev bu hâliyle zor, dedi. Arsanın büyük olması avantaj. Köyün canlılığını yitirmiş olması ise dezavantaj. Ama toprak her zaman değerlidir. Yazlık ya da bahçeli yer arayanlar çıkıyor. Ben bunu yüz kırk bin ile yüz elli yedi bin beş yüz lira aralığında değerlendiririm. Belki yatırım yapmaya razı bir alıcı bulursak biraz daha yukarı çıkar.

— Uygun, dedi Elif başını sallayarak.

Emlakçı kadın ona dikkatle baktı.

— Emin misiniz? Sonradan geri dönüşü olmaz. Neticede miras bu.

— Eminim, dedi Elif hiç tereddüt etmeden. Kesinlikle.

İlan aynı gün hazırlandı. Büyük emlak sitelerine konuldu, yerel sosyal medya gruplarında paylaşıldı. Fotoğraflar epey acımasızdı; evin ciddi bir onarım istediği görüntülerden bile anlaşılıyordu. Fakat arsa fena görünmüyordu: iki dönümlük, düz, eski meyve ağaçlarının kalıntıları olan bir yerdi.

Bir hafta sonra telefonlar çalmaya başladı. Gelenler oldu; evi gezdiler, başlarını iki yana salladılar, yüzlerini buruşturdular, pazarlık etmeye kalktılar. Kimi yüz beş bin teklif etti, kimi seksen yedi bin beş yüz liraya kapatmak istedi. Elif kabul etmedi. Evin kusursuz olmadığını biliyordu ama arsanın bir değeri vardı. Üstelik acele etmek zorunda da değildi.

Murat iki kez aradı. İlk araması, o akşamki yemekten üç gün sonra geldi. Aileye danışmadan hareket ettiğini, tek başına karar vermesinin doğru olmadığını, bunun böyle yapılmaması gerektiğini söyleyip durdu.

Elif sesini yükseltmeden cevap verdi:

— Murat, mirası paylaşırken siz de bana pek danışmadınız. Sadece sonucu önüme koydunuz. Şimdi sıra bende.

Şükrüye'nin Penceresinden