Murat itiraz edecek gibi oldu; ağzından birkaç dağınık cümle döküldü, fakat Elif onu dinlemedi. Telefonu sessizce kapattı.
İkinci araması bir ay kadar sonra geldi. Bu defa sesindeki öfke yerini kırgınlığa bırakmıştı. Çocukluklarından söz açtı; babalarını, yaz tatillerinde anneanneleriyle dedelerinin köy evine yaptıkları yolculukları hatırlattı. Derede oltayla balık tuttukları günleri, kırlarda beraber dolaşıp meyve topladıkları öğleden sonraları anlattı.
— Hatırlıyorsun, değil mi? — dedi neredeyse yalvarır gibi. — Bunlar bizim anılarımız. Yazları orada nasıl yaşardık… O ev bizim bir parçamız.
Elif onu sözünü kesmeden dinledi. Murat sustuğunda ise sakin bir sesle cevap verdi:
— Eğer gerçekten senin bir parçansa Murat, satın al. Ben teklifini bekliyorum.
Bu kez telefonu kapatan Murat oldu.
Fatma bir süre sonra arayı düzeltmek için yeniden bir buluşma ayarlamaya çalıştı. Aradı, rica etti, “Gel de her şeyi sakince, yetişkin insanlar gibi konuşalım,” dedi. Elif her seferinde kibar davrandı ama geri adım atmadı. Konuşulacak yeni bir şey kalmamıştı. Kararını vermişti.
İki ay geçmeden alıcı çıktı. Ahmet adında, orta yaşlarında, il merkezinde çalışan bir adamdı. Ailesi için yazın gidip kalabilecekleri küçük bir yer arıyordu. Asıl ilgilendiği şey ev değil, arsasıydı. Eski yapıyı zaten yıkmayı, yerine daha kullanışlı, hafif malzemeli, küçük bir yazlık yaptırmayı planlıyordu. Arsanın konumu hoşuna gitmişti; şehre çok uzak değildi, yolu da fena sayılmazdı.
İkinci kez gelip baktıktan sonra kesin kararını söyledi:
— Yüz kırk yedi bin lira verebilirim. Son teklifim bu.
Elif başıyla onayladı.
— Kabul ediyorum.
Satış işlemleri fazla uzamadı. Tapu Müdürlüğü’nde gerekli evraklar hazırlandı, satış sözleşmesi yapıldı, para banka üzerinden güvenli biçimde aktarıldı. Her şey usulüne uygundu, eksik ya da şüpheli hiçbir tarafı yoktu. Elif parayı aldıktan sonra aynı gün bankaya gidip vadeli hesaba yatırdı. Getirisi büyük değildi ama hiç yoktan iyiydi; en azından kenarda duran para biraz olsun artacaktı.
Sonra şehirde küçük bir stüdyo daire bakmaya başladı. Kirada oturmak maaşının neredeyse üçte birini götürüyordu. Başkasının evine her ay para vermekten yorulmuştu. Kendi evi olsun istiyordu. Küçücük de olsa, merkeze uzak da olsa, yeter ki ona ait olsun.
Satışın tapuda tamamen sonuçlandığı, yeni sahibin mülkiyetini resmen aldığı gün Elif annesinin evine gitti. Zile bastı. Kapıyı açan Fatma’nın yüzünde temkinli, hatta biraz ürkmüş bir ifade vardı.
— İçeri girebilir miyim? — diye sordu Elif, sesini yumuşak tutarak.
— Tabii kızım, gel, — dedi Fatma ve kenara çekildi.
Mutfağa geçtiler. Her şey eskisi gibiydi: aynı masa, aynı sandalyeler, aynı dar mutfak. Yalnız masanın üzerinde artık anahtarlar yoktu. Fatma belli ki onları kaldırmıştı. Hiçbir şey söylemeden ocağa çay koydu, dolaptan bardak çıkardı. Elleri hafifçe titriyordu.
Elif sandalyeye otururken konuştu:
— Ev satıldı.
Fatma gözlerini kaldırmadan başını salladı.
— Murat söyledi. Çok… çok üzülmüş.
— Biliyorum. Beni de aradı.
Fatma sonunda bakışlarını kızına çevirdi. Gözleri dolmuştu.
— Elif’im… Ben böyle olsun istemedim. Yemin ederim istemedim. Sana iyi geleceğini düşündüm. Sevinirsin sandım.
Elif sıcak çay bardağını iki eliyle kavradı. Bir süre buharına baktı, sonra ağır ağır konuştu:
— Anne, bunu intikam almak için yaptığımı sanmanı istemiyorum. Kimseyi cezalandırmaya çalışmadım. Bu bir öfke meselesi değil. Sadece aklıselimle verilmiş bir karar.
— Peki neden? — Fatma’nın sesi kısıldı. — Neden böyle yaptın?
Elif kelimelerini seçerek cevap verdi:
— Çünkü artık her şey yolundaymış gibi davranmaktan yoruldum. Yolunda değildi anne. Murat gelir getiren bir şey aldı. Gerçekten para kazandıran bir şey. Her ay on bin beş yüz lira civarında. Bir yılda yüz bin liradan fazla eder. Bana kalan ise para getirmediği gibi sürekli masraf çıkaran bir yerdi. Yılda yedi bin lira çöpe gidiyordu. Buna rağmen herkes bunun adil olduğunu, böyle olması gerektiğini düşünmemi bekledi.
Fatma mendiliyle gözlerini sildi.
— Ben senin razı olduğunu sandım, — dedi alçak sesle. — O zaman karşı çıkmadın ki.
— Karşı çıkmadım çünkü kavga istemedim. Çünkü sizin benim iyiliğimi düşündüğünüze inanmak istedim. Ama iyilik, bir yükü insanın kucağına bırakıp buna miras demek değildir. İyilik, adaletli davranmaktır.
Fatma başını eğdi. Birkaç saniye boyunca sadece çayın hafif sesi duyuldu. Sonra derin bir nefes aldı.
— Belki de gerçekten hata ettim, — dedi. — Herkesi memnun etmek istedim. Murat’a yardımcı olayım dedim; şehirdeydi, kira ödüyordu, masrafı çoktu. Senin içinse… Senin altından kalkacağını düşündüm. Sen hep her şeyin üstesinden gelirdin.
Elif’in sesi sertleşmedi. Sadece gerçeği dile getirir gibi konuştu:
— Murat’a yardım ettin anne. Bana etmedin.
Fatma başını hafifçe salladı. Gözünün kenarında biriken yaşları peçeteyle aldı. Ağlamadı; yalnızca saklamaya çalıştığı o ince sızı yüzüne vurdu.
Elif çayını bitirdi. Bardağını lavaboda çalkaladı, sonra ayağa kalktı.
— Ben gideyim anne. Sadece bilmeni istedim: Sana kırgın değilim. Öfkeli de değilim. Yalnızca bir yıl önce, hatta belki daha da önce yapmam gereken şeyi yaptım.
— Kalsaydın biraz? — diye sordu Fatma güçsüz bir sesle.
— Kalamam. Yarın erken kalkacağım, derslerim var.
Kapıdan çıkarken Elif bir an durup arkasına baktı. Fatma mutfağın eşiğinde durmuş, ardından bakıyordu. Son aylarda birden yaşlanmış gibiydi; yorgun, dağılmış, ne yapacağını bilemez haldeydi. Gözlerinde pişmanlık da vardı, hatasını anlamış olmanın ağırlığı da. Ama bir özür gelmedi. Elif zaten bunu beklemiyordu. Bazı meseleler öyle derinde dururdu ki birkaç cümleyle onarılması mümkün olmazdı.
Murat bir daha aramadı. Elif de onu aramak için telefonuna uzanmadı. İlk zamanlar yine de bekledi; belki bir gün ortaya çıkar, yeniden konuşmak ister, hatta belki özür diler diye düşündü. Fakat telefon sessiz kaldı.
Üç ay sonra aradığı evi buldu. Şehrin kenarında, yeni yapılmış bir binada, yirmi sekiz metrekarelik küçük bir stüdyo daireydi. Boyası yeniydi, içi aydınlıktı; yüksek katta olduğu için pencereden küçük bir park görünüyordu. Fiyatı da şartlarına göre uygundu: beş yüz yirmi beş bin lira. Elif, arsadan gelen yüz kırk yedi bin lirayı peşinat yaptı. Kalan kısmı için on yıllık konut kredisi çekti. Aylık ödemesi dört bin iki yüz lira civarındaydı. Kiraya verdiğinden daha azdı. Üstelik bu defa para başkasının cebine gitmiyordu; kendi evine gidiyordu.
Taşınırken yanında kimse yoktu. Eşyası da fazla sayılmazdı: bir kanepe, bir masa, bir dolap. Hepsini küçük bir taksitle almıştı; onu boğmayacak, düzenli ödeyebileceği bir borçtu bu. Boş ve ışık dolu odanın ortasında durduğunda, omuzlarından uzun zamandır taşıdığı son ağırlığın da indiğini hissetti. Burada geçmişe ait bir iz yoktu. Rutubet kokusu yoktu, çürümüş tahta yoktu. Ölmüş insanların hatırasına duyulan suçluluk, aile adına üstlenilmiş görünmez zorunluluklar yoktu. Sadece tertemiz bir başlangıç vardı. Sıfırdan kurabileceği, kendisine ait bir hayat.
Eski evin anahtarlarını annesinin masasından hiç geri almadı. Satış günü, evraklarla birlikte yeni sahibine teslim edildiler. Ahmet memnundu. Çoktan yeni ev için çizim yaptırmış, eski yapının yıkımı için de bir ekip ayarlamıştı. Bir yıl içinde o arsada verandalı, düzenli, küçük bir yazlık ev yükselecekti; yanında da ailece oturabilecekleri mütevazı bir mangal köşesi olacaktı.
Elif’in o akşam annesinin masasına bıraktığı eski anahtarlar ise büyük ihtimalle Fatma’nın evindeki bir çekmecede kaldı. Bazen özgürleşmek büyük kavgalardan değil, çok sade bir hareketten başlardı: yükü masanın üzerine bırakmak ve geri çekilmek. Onu daha fazla taşımamak. Kendini savunmaya çalışmamak. Herkese uzun uzun açıklama yapmak zorunda hissetmemek. Sadece bırakmak.
Elif artık geçmişe borçluymuş gibi yaşamıyordu. Yoluna devam etti; ama bu kez başkalarının rahat etmesi için ona yüklenenleri sırtlamayı bırakmış bir insan olarak. Adaletle, başkalarının işine gelen kolaylığı birbirinden ayırmayı öğrenmişti. Ve onun için gerçek kurtuluş da tam olarak buydu.
