“Demek annenin tansiyonu var, benim de komodinin çekmecesinde para basma makinem var, öyle mi?” diyerek ütünün fişini sertçe prizden çekti

Hikâyeler
Haksız düzen, tükenen umutları acımasızca eziyor.

“Ayşe desen çalışkan kız, evi pırıl pırıl yapıyor. Borç bitince de bakar, karar veririz. Mehmetçiğime ne gerek var? Güvenilmez bir adam; bugün var, yarın ne yapacağı belli değil. Karısı da ayrı mesele… Senin çocukların var, senin ihtiyacın daha çok. Sen tek başına annelik ediyorsun. Merak etme, zamanı gelince bağış yoluyla senin üzerine geçiririm. Yeter ki o zamana kadar ödemeye devam etsinler.”

Dün Ayşe, duyduklarını yanlış anlamış olabileceğine kendini inandırmaya çalışmıştı. Bir annenin kendi oğluna, bir kayınvalidenin de kendisine bunca iyi niyetle yaklaşan gelinine böyle bir oyun kuramayacağını düşünmüştü. Fakat bugün, Mehmet’in ilgisizce dönüp duran sırtına bakarken bütün parçalar birer birer yerine oturdu.

Ayşe bankacılık uygulamasını kapattı. Ardından başka bir uygulamayı açtı; bu kez bir konaklama sitesine girdi.

On dakika sonra yeniden odaya döndü.

“Mehmet.”

“Ne oldu, gönderdin mi parayı?” diye homurdandı Mehmet, başını bile çevirmeden.

“Hayır.”

Oyundaki araç bir anda kontrolden çıktı, ekrandaki tank duvara çarptı.

“Hayır ne demek? Sistem mi hata verdi?”

“Hata falan yok. Ben ödeme yapmayacağım.”

Mehmet nihayet arkasına döndü. Yüzünde hem anlam verememenin hem de paniğin açık izleri vardı.

“Şaka mı yapıyorsun sen? Ayşe, yarın ayın yirmi beşi!”

“Biliyorum. Fatma Hanım ödesin. Daire onun üzerine. Ya da sen öde. Olmadı Elif ödesin; nasıl olsa ileride orada o oturacakmış.”

“Ne Elif’i? Aklını mı kaçırdın? Ablamın bu işle ne alakası var?”

“Fazlasıyla alakası var Mehmet. Dün annenin telefon konuşmasını duydum. Kredi kapanınca evi Elif’e bağışlamayı planlıyormuş. Çünkü Elif’in çocukları varmış, sen de onun sözleriyle söyleyeyim, ‘güvenilmez bir adammışsın.’”

Mehmet’in yüzü önce bembeyaz kesildi, sonra yanaklarına kırmızı lekeler yayıldı.

“Sen bizi mi dinledin?”

“Kendi evime girdim. Tesadüfen duydum. Ama bunun artık bir önemi yok. Önemli olan şu: Ben sizin aile saadetinizin kasası olmayacağım. Bu işten elimi çekiyorum.”

“Annem böyle bir şey söylemez! Uyduruyorsun! Cimriliğine kılıf bulmak için yalan söylüyorsun. Hemen parayı gönder!”

“Göndermeyeceğim. Yarın dişçiden randevu aldım. Hafta sonu için de bir kaplıca otelinde yer ayırttım. Sinirlerimin biraz toparlanmaya ihtiyacı var.”

“Sen… sen iyice delirdin galiba. Ne kaplıcası? Kredi ne olacak?”

“Benim meselem değil.”

O akşam evde, evlilikleri boyunca yaşanmamış büyüklükte bir kavga koptu. Mehmet bağırdı, tepindi, Ayşe’yi ihanetle suçladı; annesini sokağa atmak istemekle itham etti. Oysa Fatma Hanım’ın kendine ait, gayet iyi durumda iki odalı bir evi vardı. Ayşe ise sessizce eşyalarını topluyordu. Her şeyi değil; sadece ilk günlerde işine yarayacak en gerekli parçaları çantasına yerleştirdi.

“Şimdi çıkıp gidersen seni bir daha içeri almam!” diye haykırdı Mehmet, koridorda peşinden yürürken.

Ayşe çantasının fermuarını çekti, sonra sakin bir sesle cevap verdi:

“Burası senin evin değil ki beni alıp almamaya karar veresin. Annenin evi. Onunla konuşursun.”

Geceyi bir arkadaşının yanında geçirdi. İçinde sızlayan, ağır bir kırgınlık vardı; buna rağmen garip bir hafiflik de hissediyordu. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı taş dolu bir çuvalı, sonunda yere bırakmıştı.

Ertesi sabah gün, kahve kokusuyla değil, kayınvalidesinin telefonu çalmasıyla başladı.

“Ayşe!” Fatma Hanım’ın sesi kırık cam gibi keskin ve tizdi. “Sen kendini ne sanıyorsun? Mehmet aradı, parayı yatırmamışsın! Bankadan mesaj gelmiş, hesapta yeterli bakiye yokmuş! Benim kredi sicilimi mahvetmeye mi çalışıyorsun?”

“Günaydın Fatma Hanım,” dedi Ayşe, telefonu kulağından biraz uzaklaştırarak. “Neden ben mahvedeyim? Daire sizin. Kredi de sizin adınıza. Ödemesini siz yaparsınız.”

“Bu ne cüret! Biz anlaşmamış mıydık? Siz orada oturacaksınız, taksitleri de siz ödeyeceksiniz!”

“Biz bir yuva kurduğumuzu sanmıştık. Benim, sizin kızınız Elif için ev finanse edeceğime dair bir anlaşma yapmadık.”

Hattın diğer ucunda ağır, boğucu bir sessizlik çöktü.

“Sen… sen bunu nereden biliyorsun?” Fatma Hanım’ın sesi bir anda alçaldı; aynı anda hem yumuşak hem de tehditkâr bir tona büründü.

“Yer gök kulak kesilince insan bir şeyler duyuyor Fatma Hanım. Dört yıl boyunca aptallık ettim, kabul. Ama en koyu gafletin bile bir uyanma anı olurmuş. Boşanma davası açacağım. Kendi malınızın taksitini de kendiniz ödersiniz. Emekli maaşınız var, yeni kürk mantonuz var. Gerekirse mantoyu satarsınız; birkaç ay idare eder.”

“Seni nankör!” diye çığlık attı Fatma Hanım. “Sana beddua ederim!”

Şükrüye'nin Penceresinden