“Demek annenin tansiyonu var, benim de komodinin çekmecesinde para basma makinem var, öyle mi?” diyerek ütünün fişini sertçe prizden çekti

Hikâyeler
Haksız düzen, tükenen umutları acımasızca eziyor.

“Benden tek kuruş koparamazsın!”

“Zaten bugüne kadar sizden tek kuruş gördüğüm yoktu,” dedi Ayşe, acı bir gülümsemeyle. “Kazandığım ne varsa sizin beton yığınınıza aktı. Hoşça kalın.”

Sonra numarayı engelledi.

Ardından gelen iki hafta, insanın aklını zorlayan tuhaf bir film gibiydi. Mehmet, tanımadığı hatlardan arıyor, mesajlar yolluyor, hatta iş çıkışında kapının önünde bekliyordu. Bir gün dava açmakla tehdit ediyor, ertesi gün elinde çiçeklerle karşısına dikilip yalvarıyordu. Ne davası açacaktı, onu kendisi de bilmiyor gibiydi.

“Ayşe, ne olur affet beni,” diye sızlandı bir akşam, ofisin girişinde paltosunun koluna yapışarak. “Annem sinirle öyle söyledi. Ben konuşurum onunla, payımı benim üstüme geçirir.”

“Senin üstüne mi?” Ayşe ona acıyarak baktı. “Ne değişecek Mehmet? Bugün sana devreder, yarın sen kalkar Elif’e bağışlarsın. Olmadı yine annenin üstüne geçirirsin. Sen hâlâ annenin sözünden çıkamayan bir çocuksun. Onun izni olmadan hapşırmaya bile korkarsın. Elif’in planından haberin vardı, değil mi?”

Mehmet gözlerini kaçırdı.

Bu cevap için fazlasıyla yeterliydi.

“Demek biliyordun,” dedi Ayşe başını ağır ağır sallayarak. “Ben iki işte çalışırken, ek işler alıp gecemi gündüzüme katarken, kendimden her şeyi kısarken sen onların beni kullandığını biliyordun. Üstelik susmayı seçtin.”

“Ayşe, ama Elif yalnız,” diye mırıldandı Mehmet. “Onun durumu zor. Biz daha güçlüyüz. Biz sonra yine kendimize alırdık…”

“Öyleyse alın,” dedi Ayşe. “Madem bu kadar güçlüsünüz.”

Ayşe küçük bir stüdyo daire kiraladı. Kısa sürede fark etti ki tek başına yaşamak, işsiz bir koca ve başkasının konut kredisiyle boğuşmaktan üç kat daha ucuzdu. Ertelediği diş tedavisini yaptırdı; pahalı metal destekli porselen kaplaması sonunda takıldı. Kendine yeni bir kaban aldı. Bir de uzun zamandır istediği İngilizce kursuna yazıldı.

Fakat daire meselesi orada kapanmadı.

Yaklaşık bir ay sonra Ayşe’ye mahkemeden tebligat geldi. Fatma belli ki bütün kozlarını ortaya sürmeye karar vermişti. “Sebepsiz zenginleşme” iddiasıyla dava açmış, Ayşe’nin dört yıl boyunca o evde oturmasının bedelini talep etmişti. Ona göre ortada yazılı bir kira sözleşmesi yoktu; gelini ise evde yaşamış, imkânlarından yararlanmıştı.

Ayşe vakit kaybetmeden bir avukata gitti. Saçlarına ak düşmüş, gözlerinin kenarında kurnaz bir pırıltı taşıyan yaşlı bir adamdı bu. Dava dilekçesini okurken uzun uzun güldü.

“Pekâlâ,” dedi sonunda gözlüğünü çıkarıp silerken. “O hâlde biz de hesap yapalım. Para transferlerinin dekontları duruyor mu?”

“Elbette,” dedi Ayşe. “Hepsi tek tek dosyalı. Ben muhasebeciyim, hiçbir belgeyi atmam. Mehmet’e ‘konut kredisi’ açıklamasıyla gönderdiğim havaleler var. Mehmet ödeyemediğinde doğrudan Fatma Hanım’a yaptığım ödemeler var. İnşaat malzemelerinin faturaları, tadilat ekibiyle benim adıma düzenlenmiş sözleşme de elimde.”

“Harika,” dedi avukat memnuniyetle. “Biz de karşı dava açarız. Konut kredisi yükümlülüğünün fiilen sizin tarafınızdan yerine getirildiğinin tespitini ister, ayrıca taşınmazda pay hakkınızın tanınmasını talep ederiz. Açık konuşayım, ev annenin üstüne olduğu için pay alma ihtimalimiz zayıf. Ama onların sinirlerini epey yıpratırız. Kendi davalarına gelince… Ortada aile ilişkisi bulunduğunu, oturmanın sözlü anlaşmayla karşılıksız sağlandığını ileri süreriz. Üstelik sizin tadilat ve kredi ödemelerine yaptığınız katkı, herhangi bir piyasa kirasının birkaç katını geçiyor.”

Dava altı ay sürdü. Kirli, yorucu, insanın içini bulandıran bir süreçti. Fatma, duruşma salonunda fenalaşmış gibi yapıp kalp krizi geçiriyormuş numarasına bile kalkıştı. Mehmet ise başını öne eğip oturuyor, hâkim soru sorduğunda ağzının içinde anlaşılmaz şeyler geveliyordu.

Bu sırada pek çok ilginç ayrıntı da ortaya çıktı. Mehmet’in yalnızca çalışmadığı değil, kendi keyfi harcamaları için gizlice küçük ihtiyaç kredileri çektiği anlaşıldı. Borç takip şirketleri artık sadece annesini değil, boşanma aşamasında olduğu Ayşe’yi de aramaya başlamıştı.

Sonunda mahkeme Fatma’nın açtığı davayı reddetti. Ayşe’nin evde pay sahibi sayılmasına yönelik karşı talebi de kabul edilmedi; avukatın baştan söylediği gibi, kanun dolanarak aşılamıyordu ve tapuda malik kim görünüyorsa mülk onundu. Buna karşılık hâkim, Fatma’nın Ayşe’ye tadilat masraflarını “sebepsiz zenginleşme” kapsamında ödemesine karar verdi.

Tutar azımsanacak gibi değildi: yaklaşık beş yüz yirmi beş bin liraydı. Çünkü Ayşe pahalı mutfak dolaplarından banyodaki armatürlere, seramiklerden mobilyalara kadar geri vermeyi reddettikleri her şeyin faturasını saklamıştı.

“Benim o kadar param yok!” diye feryat etti Fatma karar açıklanınca. “Ben emekli kadınım!”

“Peki ya kürk manto?” diye sordu Ayşe, yüzünde masum bir ifadeyle.

Şükrüye'nin Penceresinden