“Demek annenin tansiyonu var, benim de komodinin çekmecesinde para basma makinem var, öyle mi?” diyerek ütünün fişini sertçe prizden çekti

Hikâyeler
Haksız düzen, tükenen umutları acımasızca eziyor.

Ayşe, yanından geçip giderken sesini daha da sakinleştirdi:

“Bir de eviniz var ya… Üstelik konut kredili. Taksitler ne âlemde acaba?”

Taksitlerin hâli hiç de iç açıcı değildi. Mehmet hâlâ doğru dürüst bir iş bulamamıştı. Ablası Elif ise yardım etmeyi kesin bir dille reddetmiş, “Benim de çocuklarım var, ayrıca bu sizin meseleniz,” deyip işin içinden sıyrılmıştı. Banka üç aydır gecikme faizi işletiyor, sözleşmeyi feshedip evi satışa çıkaracağına dair üst üste ihtar gönderiyordu.

Ayşe ile Mehmet’in boşanması fazla uzamadı. Çocukları yoktu; paylaşılacak doğru dürüst bir mal da bulunmuyordu. Ortada kalan tek şey, Mehmet’in borçları ve onun ardında bıraktığı tatsız hatıralardı.

Aradan bir yıl geçti.

Ayşe, yılbaşı hediyeleri bakmak için büyük bir alışveriş merkezinde dolaşıyordu. Üzerinde bambaşka bir hâl vardı artık. Saçını değiştirmiş, yüzüne kendinden emin bir ifade yerleşmişti. Gülüşü telaşsızdı; omuzlarında eskiden taşıdığı o görünmez yük yoktu. Kahve makinelerinin sergilendiği bir vitrinin önünde durdu. Kendi kendine, “Acaba bunu kendime hediye etsem mi?” diye düşünürken arkasından tanıdık bir ses geldi.

“Ayşe?”

Yavaşça döndü.

Karşısında Mehmet duruyordu. Bir yıl içinde sanki birkaç yıl birden yaşlanmıştı. Üzerindeki mont, ayrıldıkları zaman giydiği montun aynısıydı; fakat şimdi daha solgun, daha yıpranmış, sahibinin hâline benzer biçimde bitkin görünüyordu.

“Merhaba Mehmet,” dedi Ayşe.

“Merhaba…” Mehmet bir an duraksadı. “Çok iyi görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim. Kendimi de iyi hissediyorum.” Ayşe’nin sesi nazikti ama araya görünmez bir mesafe koyuyordu. “Sen nasılsın? Annen nasıl?”

Mehmet’in yüzü, sanki bir dişi sızlamış gibi buruştu.

“Banka evi aldı. Satışa çıkardılar, değerinin çok altında gitti. Kalan para ancak ana borcu kapatmaya yetti. Gecikme faizleriyle cezalar hâlâ annemin üzerinde. Şimdi emekli maaşının yarısı icraya gidiyor. Mahkemenin sana ödenmesine karar verdiği parayı da… onu da annem ödüyor. Ayda üç yüz elli lira gibi bir şey yatırabiliyor ancak.”

“Üzüldüm,” dedi Ayşe.

Sözleri terbiyeliydi, fakat içinde sıcaklık yoktu.

“Şimdi annemin iki odalı evinde kalıyoruz,” diye devam etti Mehmet. “Ben, annem, bir de Elif çocuklarıyla… O da kocasından ayrıldı, bize geldi. Evde adım atacak yer yok. Tam bir hengâme. Annem sabahtan akşama kadar söylenip duruyor. En çok da senden bahsediyor. ‘Ayşeciğim ne iyi kızdı, onunla ne güzel geçinip gidiyorduk,’ deyip duruyor.”

Ayşe istemsizce güldü.

“Öyle mi? Peki ‘o kız benim evimi mahvetti’ sözleri, ‘hakkımı helal etmem’ diye bağırmaları ne oldu?”

Mehmet gözlerini kaçırdı.

“Onlar geçti işte… İnsan sinirle konuşuyor.” Sonra bir adım yaklaştı, Ayşe’nin gözlerinin içine bakmaya çalıştı. “Ayşe… Bir kahve içsek? Ben değiştim. Çalışıyorum artık. Taksiye çıkıyorum. Araba kiralık ama olsun, elimden geleni yapıyorum. Seni çok özledim. Gerçekten aptallık ettim. İstersen her şeye yeniden başlayabiliriz. Küçük bir ev tutarız, sadece ikimiz oluruz. Ne annem karışır ne başkası…”

Ayşe ona baktı.

İçinde hiçbir şey kıpırdamadı. Ne öfke duydu ne kırgınlık ne de acıma. Karşısındaki adam, artık hayatından geçmiş biri bile değildi sanki; ucuz sigara kokusu ve bitmeyen dertlerle sarılmış yabancı, rahatsız edici bir adamdı yalnızca.

“Hayır Mehmet,” dedi usulca. “Baştan başlayamayız. Çünkü ben artık sona geldim. Bu acıklı hikâyenin sonuna.”

“Ama biz birbirimizi sevmiştik,” dedi Mehmet, sesi incelerek.

“Ben sevmiştim,” diye düzeltti Ayşe. “Senin içinse ben, hayatını kolaylaştıran bir kadındım. Borçlarını, annenin isteklerini, evin eksiklerini, herkesin yükünü sırtlanan biri… Ama bak, ben yakın zamanda kendi adıma konut kredisi çektim. Kendi evim için. Tadilatını da ben yaptırıyorum. Ve kimse bana orası benim evim değil diyemeyecek. Kimse de ablasını çocuklarıyla birlikte oraya yerleştirmeye kalkmayacak. İnsanın kimseye bağımlı olmaması var ya, Mehmet… Büyük nimetmiş.”

“Çok sertleşmişsin,” diye mırıldandı Mehmet.

Ayşe başını hafifçe yana eğdi.

“Sertleşmedim. Büyüdüm.” Sonra çantasının askısını düzeltti. “Allah yolunu açık etsin Mehmet. Annene de selam söyle. Hatta teşekkür ettiğimi söyle. O gün bu kadar açgözlü davranmasaydı, belki hâlâ onun hayalini ödemeye devam edecek, kendi hayatımı da ağır ağır tüketiyor olacaktım. Beni aslında o özgür bıraktı.”

Ayşe arkasını döndü ve parlak zeminde topuklarının tok sesi yankılanarak uzaklaştı. Kahve makinesini almadı. O parayı bir kenara koymaya karar verdi. Çünkü o yıl deniz kenarına gitmek istiyordu. Uzun zamandan sonra ilk kez. Antalya’ya uçacak, birkaç gün yalnız kalacaktı. Kimseye hesap vermeden, kimsenin suratını çekmeden, kendi istediği saatte uyanıp kendi istediği yere yürüyecekti. Tek başına, özgür ve huzurlu.

Mehmet ise uzun süre onun ardından baktı. Elini cebine sokmuş, ucuz bir sigara paketini avucunda sıkıp duruyordu. Annesiyle birlikte altın yumurtlayan tavuğu, ondan çorba yapmaya kalkıştıkları için nasıl da aptalca kaybettiklerini düşünüyordu.

Eve döndüğünde onu yine aynı manzara bekleyecekti: yıkanmamış bulaşıklar yüzünden çıkacak kavga, ağlayan yeğenler, daracık odalarda birbirine çarpan insanlar ve artık her akşam eski gelininin, eski bir albümün arasından tesadüfen çıkan fotoğrafına bakıp iç geçiren Fatma…

Ama zamanı geri almak mümkün değildi. Hayat hesabı önlerine koymuştu. Ve o hesap, kuruşu kuruşuna ödenecekti.

Şükrüye'nin Penceresinden