“Orada put gibi durmayı bırak artık!” diye parladı Mehmet, kazağını çekip koridora doğru kayboldu

Hikâyeler
Bu adaletsiz düzen kabul edilemez, içim yanıyor.

Mahkeme tarihi iki ay sonrasına kondu. O iki ay, Ayşe için bitmek bilmeyen bir imtihan gibiydi. Evde her gün başka bir sitem, başka bir baskı, başka bir gözdağı vardı. Çocuklar da başta babalarının yanında durdu; annelerinin neden “yuvayı dağıtmak” istediğini bir türlü kavrayamıyorlardı. Fakat Ayşe geri adım atmadı. İçinde yıllardır susturulan ses, artık susmaya razı değildi.

Duruşma sabahı koyu renk, sade bir takım giydi. Yıllar sonra ilk kez aynanın karşısında durup dudaklarına hafifçe ruj sürdü. Adliye koridorları kalabalıktı; salonun havası ağır, kâğıt kokusuna insanların gerginliği karışmıştı. Mehmet avukatının yanında oturuyor, Ayşe’nin bulunduğu tarafa bakmamaya özellikle dikkat ediyordu.

Hâkim dosyaya göz gezdirdikten sonra başını kaldırdı.

— Davacı taraf, talebinizi açıklayın.

Ayşe ayağa kalktı. Boğazı kupkuruydu. Bir an kelimeler ağzında düğümlendi. Sonra derin bir nefes aldı ve sesini toparladı.

— Sayın hâkim, ben otuz yıl boyunca evli kaldım. Fakat bu evlilikte bana bir insan gibi değil, sanki bir eşya gibi davranıldı. Çalıştım, emek verdim ama kazandığım para üzerinde söz hakkım olmadı. Oturduğumuz ev, ailemden kalan dairenin satılmasıyla alınan parayla satın alındı. Buna rağmen tapu eşimin üzerine yapıldı. Ben yalnızca hakkım olanın teslim edilmesini istiyorum.

Mehmet daha fazla dayanamadı.

— Yalan söylüyor! — diye atıldı. — Ben ona baktım, bir dediğini iki etmedim. Rahat yaşadı, hiçbir eksiği olmadı!

Ayşe başını ona çevirmeden, alçak ama net bir sesle konuştu:

— Bir parça peynir alacak paramın olmadığı günler oldu. Son yıllarda çoğu zaman ekmeğe margarin sürüp onunla idare ettim. Çünkü kazandığım ne varsa evin giderlerine gidiyordu. Kendim için ayıracak tek kuruşum kalmıyordu. Buna yaşamak denmez. Bu, sadece nefes alıp vermek.

Duruşma üç saate yakın sürdü. Tanıklar dinlendi, belgeler tek tek incelendi, evin hangi parayla alındığı araştırıldı. Eski satış evrakları, banka kayıtları, yıllar öncesine ait belgeler masaya yatırıldı. Ayşe her soruya sakin kalmaya çalışarak cevap verdi. Bazen elleri titredi, bazen gözleri doldu; yine de geri çekilmedi.

Sonunda hâkim kısa bir ara verdi. Salon boşalırken Mehmet’in yüzü taş kesilmişti. Ayşe ise koridordaki banklardan birine oturup çantasının sapını avuçlarının içinde sıktı. O birkaç dakika ona saatler kadar uzun geldi.

Karar açıklandığında hüküm Ayşe’nin lehineydi. Ona küçük de olsa tek odalı bir daire hakkı ve ayrıca bir miktar tazminat verilmesine karar çıkarıldı. Büyük bir servet değildi bu; ama kendi ayakları üzerinde durabilmesi için yeterli bir başlangıçtı.

Mehmet salondan çıkarken arkasına bile bakmadı. Fatma ise gelinine öyle bir bakış fırlattı ki, içinde yılların kini birikmiş gibiydi.

— Yapayalnız kalacaksın, — diye tısladı. — Bundan sonra kim ne yapsın seni?

Belki Fatma kendi gözünden haklıydı. Ama Ayşe, otuz yıl sonra ilk kez yalnız kalmaktan korkmadığını fark etti. Onu asıl korkutan şey, yeniden bir başkasının hayatında silik bir gölgeye dönüşmekti.

Yeni evi küçücüktü ama aydınlıktı. Bir oda, küçük bir mutfak, dar bir banyo… Eski üç odalı evden sonra neredeyse oyuncak bir yuva gibi görünüyordu. Yine de kapısından içeri adım attığında Ayşe’nin içi ferahladı. Çünkü burası ona aitti. Kimsenin lütfu değildi, kimsenin gölgesi değildi.

Ucuz ama kullanışlı birkaç eşya aldı. Duvarlara çocuklarının fotoğraflarını astı. Pencere pervazına kırmızı çiçekli bir sardunya yerleştirdi. Akşamları demli çayını hazırlıyor, bazen de kahvesini yapıp kitabını açıyordu. Yıllardır ona fazla görülen kitap okumak, şimdi en sessiz sevinçlerinden biriydi. Kimse belirli bir saatte sofranın hazır olmasını istemiyor, kimse televizyonun sesini sonuna kadar açmıyor, kimse aldığı bir kitap için “boşa para saçıyorsun” diye başının etini yemiyordu.

Çocuklar da zamanla yumuşadı. Ahmet hafta sonları uğrayıp tamirat işlerinde annesine yardım etmeye başladı. Elif, torunları getiriyor; çocukların neşesi o küçük evi bir anda genişletiyordu. Onlar da yavaş yavaş anladılar: Anneleri aileyi yıkmamıştı. Sadece kendini kurtarmıştı.

Bir akşam telefon çaldı. Arayan Emine’ydi.

— Ne yapıyorsun Ayşe? — diye sordu. — Pişman mısın bari?

Ayşe pencerenin önünde durmuş, bahçede oynayan çocuklara bakıyordu. Uzaklarda bir yerlerde Mehmet belki yine televizyon karşısında yemeğini yiyordu. Fatma da muhtemelen yeni bir yardımcıya, vefasız gelinlerden dert yanıyordu.

Ayşe hafifçe gülümsedi.

— Biliyor musun Emine, — dedi, — ben pişman olurum sanıyordum. Ama şimdi tek bir şeye üzülüyorum: Bunu daha önce yapmadığıma. Ne çok yılı boşuna tüketmişim.

Telefonu kapattı. Sonra masanın yanına döndü, açık bıraktığı kitabını eline aldı. Fincanındaki kahve hâlâ sıcaktı; iyi kahve almaktan da vazgeçmemişti, pahalı olsa bile. Çünkü bazı şeyler paradan daha kıymetliydi. Mesela insanın kendisi olma hakkı.

Şükrüye'nin Penceresinden