“Dostlarının yanında bana ‘aptal koyun’ dedin, öyle mi?” diye sordu Ayşe, salon bir anda buz kesti

Hikâyeler
Böylesi küçümseyici davranış kabul edilemez ve utanç verici.

Bu yüzden, başkasının imkânlarıyla yaşamaya alışmış, üstüne bir de evin sahibiymiş gibi davranan biriyle öfkeye kapılarak mücadele edilemeyeceğini çok iyi biliyordu.

Daha ilkbaharda bir avukata gidip danışmıştı. Bunu gösterişli tehditler savurmak için değil, hangi noktada hakkı olduğunu, hangi noktada ise aile içinde uydurulmuş boş kabullerin devreye girdiğini öğrenmek için yapmıştı. Çocukları yoktu. Daire Ayşe’nin üzerineydi. Uğruna kavga edilecek ortak mal da neredeyse kalmamıştı; Mehmet, “geçici sıkıntılar” bahanesiyle kendi elektronik eşyalarını ve değerli parçalarını çoktan satmıştı. Araba evlilikten önce Ayşe tarafından alınmış, ruhsatı da onun adına düzenlenmişti. Mehmet boşanmayı sakin biçimde kabul etmezse iş mahkemeye taşınacaktı. Ayşe buna da hazırdı.

Mehmet dişlerinin arasından tısladı:

— Sen hastasın.

Ayşe’nin sesi kımıldamadı bile.

— Başka söyleyecek sözün olmadığı için yine hakaret etmeye çalışıyorsun.

Mehmet ona doğru bir adım attı. Ayşe geri çekilmedi. Sadece masadaki telefonunu aldı, ekranı yukarı bakacak şekilde yanına koydu.

— Mehmet, saçmalama. Bu evde her ses duyulur. Komşular da evde. Eğer eşyaları kırmaya ya da beni kolumdan tutmaya kalkarsan, ben bunu tanıksız bir karı koca tartışması gibi yaşamayacağım.

Mehmet durdu. Bakışları odanın içinde gezindi: klasör, telefon, kapalı kapı, misafirlerin ardından çöken ağır sessizlik… İlk kez durum onun bildiği oyuna benzemiyordu. Eskiden o bastırır, Ayşe alttan alır, ortamı toparlamaya çalışırdı. Bu defa zemin değişmişti.

— Bana ihanet ettin, dedi Mehmet.

Ayşe’nin yüzünde en küçük bir kıpırtı olmadı.

— Hayır. Ben sadece seni duygusal olarak da, gündelik hayatın yüküyle de taşımayı bıraktım.

— Ben senin kocanım.

— Şimdilik evet. Ama sahibim değilsin.

Mehmet yeniden koltuğa oturdu. Bu kez yayılmadı; gövdesi ağırlaşmış gibi çöktü ve Ayşe’ye nefretle baktı.

— Yani şimdi çantamı alıp gideceğimi mi sanıyorsun?

Ayşe duraksamadan konuştu:

— Önce acındırmaya çalışacağını düşünüyorum. Sonra tehdit edeceksin. Ardından “yarın sakin kafayla konuşuruz” diyeceksin. Ben buna razı olursam sabah hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın. O yüzden hayır. Bu gece gidiyorsun.

Mehmet ona bu kez gerçekten şaşırmış gibi baktı. Duyduğu sözler yeni olduğu için değil; Ayşe’nin bu konuşmayı onsuz çoktan yapıp bitirdiğini, zihninde adım adım hazırladığını ilk kez anladığı için.

— Gitmiyorum, dedi.

Ayşe başını hafifçe salladı. Sanki tam da bu cevabı bekliyordu.

— O zaman polisi ararım. Kendi evimde birinin çıkmayı reddettiğini, saldırgan davrandığını ve kavga çıkmasından endişe ettiğimi söylerim.

— Buna cesaret edemezsin.

Ayşe ekranın üzerine bastı.

Mehmet birden ayağa fırladı.

— Dur!

— Çabuk karar ver.

Yüzü çarpıldı. Hâlâ üstün görünen tarafmış gibi kalmak istiyordu ama elindeki seçenekler azalmıştı. Polisin gelebileceği ihtimali varken kavga çıkarmaya cesaret edemiyordu. Kendi isteğiyle gitmek ise yenilgiyi kabul etmek demekti. Alıştığı pervasızlık ile ansızın içine düşen korku arasında sıkışıp kaldı.

— Hiç değilse eşyalarımı toplayayım, diye tersçe söylendi.

— Topla.

Ayşe onun peşinden yatak odasına kadar gitti ama içeri adım atmadı. Kapının eşiğinde kaldı. Mehmet gardırobun kapağını sertçe açtı, tişörtleri spor çantasına fırlatmaya başladı. Birkaç kez eşyaları bilerek yere düşürdü; Ayşe’nin tepki vermesini bekledi. Ayşe susunca bu kez şifonyerin çekmecesini çekti.

— Benim evraklarım nerede?

— Mavi klasörde, ikinci rafta. Dokunmadım.

Mehmet klasörü buldu, çantaya tıktı. Sonra dönüp sordu:

— Para verecek misin?

Ayşe ona öyle bir baktı ki, Mehmet kendi sorusunun az önce söylediği onca sözden sonra ne kadar acınası duyulduğunu kendisi de fark etti.

— Hayır.

— Yani beni cebimde beş kuruş olmadan kapının önüne koyuyorsun?

— Arkadaşlarının yanında karısına aptal koyun diyen yetişkin bir adamsın. Ona muhtaç olmadığını önce kendine ispatla.

Mehmet’in dudakları titredi ama kendini tuttu. Komodinden şarj aletini, tıraş makinesini, birkaç çift çorabı ve kimliğini aldı. Sonra saat kutusuna uzandı.

— Bunlar benim.

— Saatleri sana ben hediye etmiştim. Alabilirsin. Benim işime yaramazlar.

Belli ki bir tartışma bekliyordu. Tutunacak küçük de olsa bir kavga konusu arıyordu. Fakat Ayşe’nin anlamını yitirmiş eşyalar için savaşmaya niyeti yoktu. Hesabı çok netti: Mehmet’i bir an önce evden çıkarmak; önemsiz ayrıntıların içinde boğulup yeni bir didişmeye saplanmamak.

Yirmi dakika sonra çanta ağzına kadar dolmuştu. Mehmet antreye çıktı, ayakkabılarını giydi ve kapının yanında durdu.

Ayşe sakin bir sesle söyledi:

— Anahtarlar.

Mehmet alaycı bir gülüş attı.

— Çok beklersin.

Ayşe telefonu yeniden eline aldı.

— Mehmet.

— Al anahtarlarını, boğul onlarla.

Anahtar demetini cebinden çekip komodinin üzerine fırlattı. Ayşe hemen uzanmadı. Önce tek tek kontrol etti: üst kilidin anahtarı, alt kilidin anahtarı, posta kutusunun anahtarı… Hepsi oradaydı.

— Yarın çilingir çağırıp kilitleri değiştireceğim, dedi. — Bunun için senden izin almam gerektiği için değil. Kopya yaptırıp yaptırmadığını bilmediğim için.

— Beni hırsız yerine mi koyuyorsun artık?

— Karısını herkesin içinde küçük düşürdükten sonra ondan yol parası isteyen biri olarak görüyorum seni. Güven de burada bitti.

Mehmet kapıyı sertçe açtı.

— Daha sürünerek geleceksin. Bakalım bensiz ne kadar dayanacaksın.

Ayşe ona sakince baktı.

— Mehmet, son yıllarda bunun tersini sınadık zaten.

Mehmet merdiven boşluğuna fırladı. Kapı ardından kapandı. Ayşe kilidi çevirdi, avucunu kapının serin yüzeyine dayadı ve birkaç saniye öylece kaldı. Titremedi. Ağlamadı. Evin içinde sağa sola savrulmadı. Bedeni olan bitene ancak şimdi yetişiyordu; parmakları ağırlaştı, omuzlarına kurşun dökülmüş gibi oldu, ağzında kuru, metalik bir tat belirdi. Mutfağa geçti, bir bardak su doldurdu ve küçük yudumlarla içti.

Sonra pencereyi biraz daha açtı. Yaz havası içeri doldu; arabaların uğultusunu, ısınmış asfalt kokusunu ve uzaktan gelen köpek havlamasını da beraberinde getirdi.

Ayşe salona göz gezdirdi. Masanın üzerinde tabaklar, bardaklar, doğranmış sebzeler, el değmemiş üzümler ve peçeteler duruyordu. Bir saat önce bütün bunlar sıradan bir aile akşamının süsü gibiydi. Şimdiyse uzun zamandır sürüp giden bir hatanın nihayet bittiği yer gibi görünüyordu.

Hemen toplamaya başlamadı. Önce masanın fotoğrafını çekti. Ardından belgelerin bulunduğu klasörü de fotoğrafladı.

Şükrüye'nin Penceresinden