Komodinin üzerinde duran anahtar demetini de kadraja aldı. Bunu unutacağı için yapmıyordu; yıllardır olayları kayıt altına almayı öğrenmişti. Mehmet, sonradan yaşananları bambaşka anlatmaya fazla alışkındı. O akşam misafirlerin yanında onu küçük düşürmüş, gitmeyi reddetmiş, anahtarları fırlatmış, sonra da eşyalarını alıp çıkmıştı. En azından kendi zihninde her şey net kalmalıydı.
Telefonu neredeyse hemen titredi. Arayan Mehmet’ti.
Ayşe açmadı.
Az sonra bir mesaj düştü: “Pişman olacaksın.”
Ardından ikincisi geldi: “Yarın doğru düzgün konuşuruz.”
Üçüncü mesaj gecikmedi: “Ali’deyim. O da abarttığını düşünüyor.”
Ayşe ekran görüntüsü aldı, telefonu kenara bıraktı. Bir dakika geçmeden Zeynep yazdı: “Bizde değil. Ali ona kardeşine gitmesini söyledi. Sen nasılsın?”
Ayşe, o akşam ilk kez belli belirsiz gülümsedi.
“İyiyim. Sağ ol.”
Zeynep’in cevabı hemen geldi: “Bugün doğru olanı yaptın.”
Ayşe telefonu ekranı aşağı gelecek şekilde masaya koydu ve sofrayı toplamaya başladı. Tabakları acele etmeden mutfağa taşıdı. Çatal bıçakları lavaboya düzenli bir biçimde bıraktı; sanki her hareketinin kendi içinde bir ölçüsü vardı. Kaldırdığı her bardak, ona evin içinde kaybettiği yerden küçük bir parçayı geri veriyor gibiydi.
Gece boyunca Mehmet yedi kez daha aradı. Sonra annesi Fatma telefon etmeye başladı. Ayşe hiçbirine cevap vermedi. Sabaha karşı uzun bir mesaj geldi: “Bir kadın daha anlayışlı olmalı. Mehmet çabuk parlar ama kalbi iyidir. Bir söz yüzünden yuva yıkılmaz.” Ayşe mesajı okudu ve numarayı sabaha kadar engelledi. Sonsuza dek değil; yalnızca birkaç saat uyuyabilmek için.
Geç yatmasına rağmen sabah erkenden gözlerini açtı. Güneş camdan içeri sertçe vuruyor, mutfak daha şimdiden bunaltıcı bir sıcaklığa bürünüyordu. Ayşe yüzünü soğuk suyla yıkadı, saçlarını topladı, sade bir tişört giydi ve çilingiri aradı. Ne komşularla konuştu ne de bunu gösterişli bir meseleye çevirdi. Usta bir saat içinde geldi; kilitleri kısa sürede değiştirdi, yeni anahtarları teslim etti. Ayşe her anahtarı tek tek denedi, ücretini ödedi ve demeti çantasına koydu.
Ardından bilgisayarını açıp avukata yazdı. Kısa, kuru, duygusuz cümlelerle durumu anlattı: Eşi, kendisine ait olan evden ayrılmıştı; çocukları yoktu; boşanmaya rıza göstermesi muhtemelen beklenemezdi; mahkeme için gerekli evrakların hazırlanması gerekiyordu. E-postaya evin tapu belgelerini, eşya listesini ve son yaşananlara dair tuttuğu notları ekledi.
Saat on birde Mehmet kapıda belirdi.
Önce zile bastı. Sonra kapıyı yumrukladı. Ardından zile bu kez uzun uzun yüklendi.
— Ayşe, aç şu kapıyı! — diye bağırdı apartman boşluğundan. — Yeter artık, tiyatro yapmayı bırak!
Ayşe kapıya yaklaştı ama kilidi çevirmedi.
— Ne söyleyeceksen kapının arkasından söyle.
— Kilitleri mi değiştirdin?
— Evet.
— Sen aklını mı kaçırdın?
— Eşyalarını almaya mı geldin?
— Ben evime geldim!
— Burası benim evim. Dün gerekli gördüklerini alıp çıktın. Kalan eşyalarını konuşup kararlaştırdığımız şekilde teslim alırsın. Sonradan laf olmasın diye yanımda bir şahit de bulunacak.
Kapının öbür tarafında avucun duvara sertçe çarptığı duyuldu.
— Aç dedim sana!
Ayşe telefonu eline aldı ve sesini bilerek yükseltti:
— Vurmaya ve bağırmaya devam edersen polisi arayacağım.
Apartman sahanlığı birden sessizleşti. Mehmet onu iyi tanırdı; Ayşe artık korkutmaya çalışmıyor, yalnızca uyarıyordu.
— Mahkemenin seni kurtaracağını mı sanıyorsun? — dedi Mehmet, öfkesini dişlerinin arasından geçirerek. — Benim de haklarım var.
— Boşanma konusunda var. Bana miras kalan eve dair yok.
— Ben burada yaşadım!
— Çünkü ben buna izin verdim.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Mehmet’in sesi değişti; daha alçak, daha yumuşak bir tona büründü.
— Ayşe… Aç kapıyı. Böyle yapmayalım. Kendimi kaybettim. Arkadaş ortamı, sıcak, sinir… Saçma bir laf ettim. İstemeden söyledim, sen de biliyorsun.
Ayşe bir an gözlerini kapattı. İşte geri adımın ilk denemesi gelmişti. O kadar beklenen, o kadar tanıdık bir hamleydi ki neredeyse sıkıcıydı.
— Mehmet, senin ayağın takılmadı. Bu tavrı yıllardır büyüttün. Dün sadece herkesin duyacağı kadar yüksek sesle söyledin.
— Özür dilerim.
— Artık geç.
— Yine aynı şeyi söylüyorsun. Bir cümle yüzünden mi bütün bunlar?
Ayşe kapıyı zinciri takılı halde araladı. Mehmet karşısında buruşuk kıyafetlerle, öfkeli ve kızarmış gözlerle duruyordu. Elinde ne bir çiçek vardı ne bir çanta ne de herhangi bir evrak. Yalnızca telefonu tutuyordu. Demek ki barışmaya değil, Ayşe’nin ne kadar ileri gittiğini ölçmeye gelmişti.
— Mesele tek bir cümle değil, — dedi Ayşe sakin ama keskin bir sesle. — Artık beni insan yerine koymaman. Benim imkânlarımla yaşayıp evin sahibi gibi davranman. Arkadaşlarının önünde kendine kahkaha satın almak için beni küçültmen. Ve şu anda bile yaptığın şeyden çok, benim sana cevap vermeye cesaret etmemi dert etmen.
Mehmet çenesini sıktı.
— Pişman olacaksın.
— Kendini tekrar ediyorsun.
Ayşe kapıyı kapattı.
Bundan sonra kavganın ikinci yüzü başladı; gürültülü değil, yapışkan ve yorucu olanı. Mehmet ortak tanıdıklara yazıp Ayşe’nin onu “ortada bıraktığını” anlatıyordu. Zaten uzun zamandır bahane aradığını söylüyor, hatta hayatında başka biri varmış gibi imalarda bulunuyordu. Birkaç kişi çekingen mesajlar attı. Ayşe kimseye kendini savunmaya kalkmadı. Herkese aynı cevabı gönderdi: “Mehmet beni misafirlerin yanında aşağıladı, asıl mesele hakkında özür dilemeyi reddetti. Ev benim üzerime. Bunun dışında konuşmak istemiyorum.”
Ali bizzat aradı.
— Ayşe, başımın etini yedi. Her şeyi çarpıttığını söylüyor.
— Sen oradaydın.
— Oradaydım. O yüzden arıyorum zaten. Şahit gerekirse olanı olduğu gibi anlatırım.
— Gerekirse senden rica ederim. Sağ ol.
Ali bir an duraksadı.
— Hep böyle şakalar yapardı, değil mi? Sadece dün değil.
Ayşe pencereye baktı. Bahçede görevli, hortumla çiçeklerin toprağını suluyordu; su, kurumuş zeminde koyu lekeler bırakıyordu.
— Evet.
Ali derin bir iç çekti.
— Biz de masum sayılmayız. Bazen güldük. Rahatsız olduk ama sustuk.
— Bir dahakine böyle bir şey gördüğünüzde susmayın.
Bir hafta sonra Mehmet eşyalarını almak için geldi. Ayşe hazırlığını önceden yapmıştı: Zeynep’i çağırmış, Mehmet’in kıyafetlerini kutulara yerleştirmiş, küçük elektronik eşyaları ayrı bir yere koymuş, hepsi için bir liste çıkarmıştı. Kapıyı ancak telefonunun ses kaydını açıp cihazı antredeki rafın üzerine bıraktıktan sonra açtı.
Mehmet yanında kardeşi Emre’yle içeri girdi. Emre’nin yüzünden memnun olmadığı okunuyordu ama kendini tutuyordu. Büyük ihtimalle o da başkasının evliliğine ücretsiz depo görevi yapmaktan bıkmıştı.
— Eşyaların burada, — dedi Ayşe. — Listeye göre kontrol edebilirsiniz.
Mehmet ise eşiğin hemen içinde durup antreye göz gezdirdi.
