“Dostlarının yanında bana ‘aptal koyun’ dedin, öyle mi?” diye sordu Ayşe, salon bir anda buz kesti

Hikâyeler
Böylesi küçümseyici davranış kabul edilemez ve utanç verici.

Antreyi, kapıya takılan yeni kilitleri, duvar dibine sıralanmış kolileri ve mutfak kapısında bekleyen Zeynep’i süzdü. Yüzündeki ifade bir anda ekşidi.

— Resmen icra memuru gibi davranıyorsun.

Ayşe sesini yükseltmeden karşılık verdi:

— Hayır. Sadece artık senin sözüne güvenmiyorum.

Mehmet eğilip kolilerden birinin kapağını açtı, içindekileri karıştırmaya başladı.

— Benim hoparlör nerede?

— Balkonda. Poşetin içinde.

— Mavi montum?

— Alttaki kolide.

— Tablet?

Ayşe bu kez bakışını kaçırmadı.

— Tableti işim için ben aldım. Sen ara sıra kullandın diye senin olmadı. O burada kalacak.

Mehmet küçümseyen bir gülüşle dudak büktü.

— Tabii, ne varsa kendine ayırmışsındır zaten.

Ayşe çekmeceye uzandı, faturayı ve garanti belgesini çıkarıp ona gösterdi.

— Benim adıma alınmış, ödemesini ben yapmışım, işlerimde kullanmışım. İtirazın varsa mahkemede anlatırsın.

Emre başını çevirip ağabeyine baktı.

— Mehmet, uzatma. Sana ait olanları alalım, gidelim.

Mehmet’in yüzü kızardı ama bu kez susmayı seçti. Belli ki ortalığın karışacağını, Ayşe’nin bağırıp çağıracağını, sonra da onu “histerik” olmakla suçlayabileceğini ummuştu. Fakat Ayşe ona böyle bir fırsat vermiyordu. Her şey ayrılmış, etiketlenmiş, kayda geçirilmişti. Onun iğneleyici sözleri bile karşılık bulamayınca havada asılı kalıyor, etkisiz ve boş cümlelere dönüşüyordu.

Koliler dışarı taşındığında Mehmet kapının önünde bir an duraksadı.

— Kazandığını mı sanıyorsun?

Ayşe, onun araba anahtarlarının yanında nedense alıp götürmeye kalktığı eski otopark kartını elinden aldı ve antredeki çekmeceye bıraktı.

— Ben oyun oynamıyordum. Sadece erişimi kapattım.

— Bana mı?

— Kendime.

Mehmet uzun uzun ona baktı. Gözlerinde öfke vardı ama ondan da çok, anlayamamanın verdiği bir rahatsızlık. Sonra hiçbir şey söylemeden çıktı. Emre giderken Ayşe’ye kısa bir baş selamı verdi ve kapıyı dikkatlice kapattı.

Boşanma süreci Ayşe’nin istediğinden daha uzun sürdü. Mehmet sırf inat olsun diye anlaşmalı boşanma için mahkemeye bile gelmeyebilirdi; Ayşe de onu ikna etmeye uğraşarak kendini tüketmedi. Evraklar doğrudan mahkemeye verildi. Mehmet önce ona “hayatını zehir edeceğini” yazdı, sonra yüz yüze görüşmek istedi, ardından annesi üzerinden acındırma yoluna gitti. Ayşe ise yalnızca konuyla ilgili, kısa ve yazılı cevaplar verdi. Fatma birkaç kez apartmanın önüne kadar geldi ama iş binanın önündeki banktan öteye geçmedi. Ayşe, daha baştan suçlama kokan konuşmalar için aşağı inmeye niyetli değildi.

O yaz sıcak, tozlu ve akşamları aniden bastıran kısa sağanaklarla geçti. Evde tuhaf bir ferahlık oluşmuştu. Bu, Mehmet’in eşyalarının çok yer kaplamasından kaynaklanmıyordu; asıl mesele, onun ruh hâlinin eskiden evin her köşesine yayılmasıydı. Ayakkabılarını gelişigüzel fırlattığı antrede, yemeğe elini sürmediği hâlde sofrayı eleştirdiği mutfakta, saatlerce büyük planlardan söz edip hemen ardından Ayşe’den “çok gerekli” bir masrafı ödemesini istediği salonda… Bütün o ses, o baskı, o görünmez ağırlık artık yoktu.

Ayşe özgürlüğünü büyük törenlere çevirmedi. Sadece yaşamaya devam etti. Çalıştı, arkadaşıyla buluştu, yeni havlular aldı, Mehmet’in üç yıldır neden sakladığını kendisinin de anlamadığı çatlamış kupasını çöpe attı, pencereye sineklik sipariş etti. Hayatın küçük düzenlemeleri, ona kendi yaşamının sahibi olduğunu büyük kararlardan daha güçlü hissettiriyordu.

Ağustos ayında, hiç beklemediği bir anda Murat’la karşılaştı; hani bir zamanlar Mehmet’in kaba şakalarına gülen o arkadaşı. Marketin girişinde Ayşe’nin önünü kesmeden, mesafesini koruyarak seslendi.

— Ayşe, merhaba. Bir dakika konuşabilir miyiz?

Ayşe sakin bir ifadeyle ona baktı.

— Konu Mehmet’se konuşmayalım.

— Tam olarak değil. Özür dilemek istedim.

Ayşe böyle bir şey beklemiyordu. Murat mahcup görünüyordu; üstelik rol yapar gibi de değildi.

— Neden özellikle?

Murat elini ensesine götürüp sıkıntıyla ovuşturdu.

— Güldüğüm için. Her zaman değil belki ama güldüğüm oldu. Masada herkes varken bunun sadece takılma olduğunu sanıyordum. Sonra eve gidince düşündüm. Biri benim kız kardeşime böyle konuşsa, boğazına yapışırdım. Ama orada oturup gülümsedim.

— Bunu fark etmiş olman iyi.

— Şimdi herkese senin onu mahvettiğini anlatıyor.

Ayşe’nin yüzünde sert ama sakin bir ifade belirdi.

— Ben ona dokunmadım. Sadece ışığı yaktım. Ortaya çıkan şey zaten kendisiydi.

Murat acı acı güldü.

— Ağır oldu.

— Doğru oldu.

Birkaç cümleden sonra ayrıldılar. Ayşe, o akşam orada bulunan herkesin tek tek gelip pişmanlık göstermesine ihtiyaç duymuyordu. Ama yine de, o gecenin sessizliğinin tamamen boşa gitmediğini görmek ona iyi gelmişti.

Mahkeme sonbaharda boşanmalarına karar verdi. Fakat Ayşe için her şey aslında o yaz akşamı, Mehmet anahtarları antredeki dolabın üzerine bıraktığında bitmişti. Mahkeme kararı yalnızca daha önce kendi içinde verdiği hükmün resmî mühürlü hâliydi.

Duruşmadan birkaç gün sonra Mehmet son bir uzun mesaj gönderdi. İçinde ne ararsan vardı: kırgınlık, suçlama, güzel günlere dair seçilmiş anılar, acındırma çabası ve “senin gibi soğuk birine kimse dayanamaz” anlamına gelen o tanıdık cümle. Ayşe mesajı sonuna kadar okudu. Kendine eziyet etmek için değil; karşısındaki insanın hâlâ hiçbir şey anlamadığından emin olmak için.

Cevabı tek satırdı:

“Artık hakareti iletişim biçimi olarak kabul etmiyorum. Bana yazma.”

Ardından Mehmet’i engelledi.

Aynı akşam Zeynep’i eve çağırdı. Mutfakta oturdular, karpuz yediler, önemsiz bir şeye kahkahalarla güldüler ve pencerenin ardında, bunaltıcı sıcakların ardından nihayet başlayan yağmurun sesini dinlediler. Bir süre sonra Zeynep dalgın bir sesle konuştu:

— Biliyor musun, o gün senin için korktum. Olay çıkaracak sandım.

Ayşe başını hafifçe salladı.

— Ben de o ihtimali hesaba katmıştım.

— Peki öyle yapsaydı ne yapacaktın?

— Polisi arardım. Gerekirse karşı komşuya geçerdim. Ama ona ne bu evi bırakırdım ne de benimle nasıl konuşacağına karar verme hakkını.

Zeynep hayranlıkla iç çekti.

— Sen gerçekten çok sağlam durdun.

Ayşe tabağındaki karpuz dilimine baktı, sonra hafifçe gülümsedi.

— Sağlamlık değil bu. Ben uzun süre sadece terbiyeli davrandım. Bazı insanlar da nezaketi, insanın sırtına çıkmak için verilmiş izin sanıyor.

Zeynep gittikten sonra Ayşe balkona çıktı. Yağmur havayı serinletmişti; şehir ışıkların altında ıslak ıslak parlıyor, yaz gecesi ilk kez nefes aldırıyordu. Mehmet’in yalnızca bir konuda haklı olduğunu düşündü: O akşamdan sonra gerçekten daha soğuk biri olmuştu. Ama bu kötü bir soğukluk değildi. İçinde yıllardır başkasının kendini önemli hissetmesi için yaktığı gereksiz ateş sönmüştü sadece.

Artık misafirler susmasın diye, evlilik bozulmasın diye, ayıp olmasın diye, birinin keyfi kaçmasın diye kendini susturan o “uygun” kadın olmayacaktı.

Bu evin, parasının, zamanının ve sesinin sahibi kendisiydi.

Mehmet, arkadaşlarının yanında onunla alay ederek üstünlük kurmak istemişti.

Sonunda ise, bir kadın susarak beslediği küstahlığı finanse etmeyi bıraktığında bir erkeğin elindeki gücü ne kadar çabuk kaybettiğinin canlı örneğine dönüşmüştü.

Şükrüye'nin Penceresinden