Ama beklediği o geri çekilme yaşanmadı.
Toplantı biter bitmez Elif tutanağı yazdırıp getirdi. Önce ben imzaladım. Ardından Hasan imzasını attı. Ahmet de aynı sakinlikle kalemi eline aldı. Murat ise hazırladığı teknik raporu dosyaya ekledi.
Birkaç dakika sonra Mehmet’in odasındaki çalışma bilgisayarının ekranında kısa, soğuk ve tartışmaya kapalı bir sistem uyarısı belirdi:
“Bu kullanıcı hesabı yönetici tarafından devre dışı bırakılmıştır.”
Bunu kendi gözleriyle gördü.
Ben kapının eşiğinde duruyordum. Acele ettirmedim. Sesimi yükseltmedim. Onu sıkıştırmak için tek bir kelime bile etmedim.
Masasının üzerinde üç ayrı kartvizitlik, pahalı bir dolma kalem, şirket logosu taşıyan ağır bir kâğıt ağırlığı ve kapağında kendi kendine “operasyon ortağı” unvanını kullandığı sunum dosyaları vardı. Eskiden bunları görmezden gelirdim. İşim çoktu. Proje üstüne proje yürütüyordum. Bir de yılların verdiği o kötü alışkanlık vardı: pürüzleri büyütmeden üstünü örtmek.
Şimdi ise o önemsiz sandığım ayrıntıların her biri ayrı bir delile dönüşmüştü.
Mehmet dişlerinin arasından konuştu:
— Bir dizüstü bilgisayar yüzünden aileyi yıkıyorsun.
— Hayır, — dedim. — O dizüstü bilgisayar sayesinde bütün düzeni görmüş oldum.
— Ne düzeni?
— Evde kurulan baskı. Ofiste kurulan baskı. Benim arkamdan çalışanlarla yapılan konuşmalar. Kapalı dosyalara ulaşma girişimi. Bir de bugün Fatma’nın burada sergilediği oyun.
Avucunu masaya indirdi. Çok sert değildi; amacı can yakmak değil, ses çıkarmaktı.
— O yaşlı bir kadın!
— O, senin giriş kartınla ofise girmiş, kendi kararlarını verebilecek durumda bir yetişkin.
— Onu mahkemeye mi vereceksin?
— Şirketi koruyacağım.
— Şirketin içinde ben de varım!
— Artık yok.
İşte o anda anladı.
Bilgisayar yere düştüğünde değil. Mustafa kapının önüne geçtiğinde değil. Hukuk danışmanı sözleşmedeki maddeyi yüksek sesle okuduğunda da değil.
O iki kelimede anladı.
Artık yok.
Telefonu titremeye başladı. Bir kez. Sonra ikinci kez. Üçüncü kez. Ekrana baktı, hemen başını çevirdi. Ama dayanamadı, bildirimi açtı.
Kurumsal sekreterlikten gelen bir e-postaydı.
“Opsiyon programına katılım hakkınızın sona erdirildiğine dair bildirim.”
Hemen ardından güvenlik biriminden başka bir mesaj düştü.
“Erişim yetkileriniz kapatılmıştır.”
Sonra insan kaynaklarından bir yazı geldi.
“İç inceleme süresince görevden uzaklaştırılmanıza ilişkin karar.”
Mehmet ağır ağır koltuğuna çöktü. Gösterişli bir sahne değildi bu. Sadece ayakta kalmak artık ona zor gelmişti.
— Ayşe, — dedi; bu kez sesi bambaşkaydı. — Bunu evde konuşalım.
— Avukatlar aracılığıyla konuşacağız.
— Ciddi misin?
— Evet.
— Ben senin kocanım.
— Şimdilik. Boşanma başvurusu ayrıca yapılacak.
Gülümsemeye çalıştı ama yüzü o ifadeyi taşıyamadı.
— Demek her şeyi kararlaştırdın.
— Kararı sabah sen verdin, Mehmet. “Annem senin saçma bilgisayarını kırdı,” dediğinde. Sadece kırılan şeyin bilgisayar olmadığını fark etmedin.
Buna karşılık veremedi.
Koridordan Fatma’nın Mustafa’yla tartışan sesi geliyordu. Cümleler kesik kesik kulağıma ulaşıyordu.
— Ben müdür yardımcısının annesiyim!
— Lütfen çıkışa doğru ilerleyelim.
— Ben yaşlı bir kadınım!
— Lütfen çıkışa doğru ilerleyelim.
Koridora çıktım.
Fatma beni görür görmez sırtını dikleştirdi.
— E, eğlendin mi? Şimdi Mehmet sana gününü gösterecek.
— Mehmet artık müdür yardımcısı değil.
Yüzündeki ifade bir anda dondu.
— Ne dedin?
— Görevden uzaklaştırıldı. Opsiyon hakkı sona erdirildi. Erişimleri kapatıldı. Hasar verilen ekipman için de size resmî talep hazırlanacak.
— Bir demir parçası yüzünden mi?
— Hayır. Yapılanlar yüzünden. O “demir parçası” sadece yapılanları kayıt altına almamıza yardım etti.
Çantasının askısını avucunda sıktı.
— Aileye bunu yapmaya cesaret edemezsin.
— Ofiste aile yoktur. Ofiste görevler vardır, şirket malı vardır, erişim yetkileri vardır ve sorumluluk vardır.
— Sen benim oğlum olmadan kimsin?
Başımı çevirip duvardaki tabelaya baktım. “SedirSoft Ltd. Şti.” yazıyordu. Hemen altında küçük, metal bir levha vardı:
“Genel Müdür — Ayşe Yılmaz.”
Süs olsun diye asılmamıştı. Kibir için de değil. Yalnızca çıplak bir gerçekti.
— Genel müdürüm, — dedim.
Mustafa, Fatma’nın önünde asansör holüne açılan kapıyı tuttu. Fatma bir şey daha söylemek için ağzını açmıştı ki Mehmet odasından çıktı. Elinde karton bir kutu vardı.
Kutunun içinde kişisel eşyaları duruyordu: yönetim üzerine iki kitap, şarj adaptörü, kulaklık, ahşap telefon standı. En üstte de, onay almadan bastırdığı “operasyon ortağı” yazılı kartvizitlik vardı.
Fatma önce kutuya baktı. Sonra oğluna.
— Mehmet?
Mehmet annesinin yüzüne bakmadı.
— Gidelim anne.
Asansör holüne girerken son kez dönüp bana baktı.
— Buna pişman olacaksın.
— Tüm itirazlarınızı yazılı iletin, — dedim.
Asansör kapıları kapandı.
Ben toplantı odasına geri döndüm. Az önce her şeyin dağıldığı odaya. Masanın üzerinde artık kırık parçalar yoktu. Güvenlik biriminden bir uzman, yedekte tutulan geçici bir dizüstü bilgisayarı masaya yerleştirmişti. Ahmet ekranda proje kurtarma panelini açmıştı.
— Kodlar sağlam, — dedi. — Depolar temiz. Anahtarlar yenilendi. Patent dosyaları arşivden geri alındı. Kaybımız yalnızca cihaz kasası ve birkaç saatlik iş.
— Yalnızca cihaz kasası değil, — diye karşılık verdim.
Ne demek istediğimi anladı. Üzerine soru sormadı.
Akşamüstü dış hukuk danışmanı geldi. Elinde ince bir dosya taşıyan, sakin tavırlı bir adamdı. Uzun konuşmuyor, kısa ve net sorular soruyordu. Kamera kaydını izledi. Erişim günlüklerini, yönetim kurulu tutanağını, opsiyon sözleşmesini ve ekipman hasar tespit tutanağını tek tek inceledi.
— Opsiyon bakımından durumunuz güçlü, — dedi. — Zarar talebi açısından da dayanak var. İş hukuku tarafında ise çok dikkatli yürümek gerekir: görevden uzaklaştırma, iç inceleme, savunma istemi, karar metni… Gereksiz ifadeye yer yok.
— Gereksiz tek kelime olmayacak.
— Güzel. Peki aile tarafı?
Masadan bir dosya daha aldım. İçinde evraklar vardı: daireye ilişkin belgelerin fotokopileri, kişisel banka hesaplarıma ait dökümler ve boşanma dilekçesinin taslağı.
— O ayrı, — dedim. — Şirketle ilişkilendirilmeyecek.
Avukat başını salladı.
— Doğru yaklaşım.
Akşam Mehmet’ten ilk mesaj geldi.
“Biraz sakinleşmemiz lazım.”
Cevap yazmadım.
Bir dakika sonra ikincisi düştü.
“Annem çok kötü oldu.”
Ona da karşılık vermedim.
Ardından üçüncü mesaj geldi.
“Yirmi yılı böyle silip atamazsın.”
Ekrana bir süre baktım. Sonra sabaha kadar bildirimleri kapattım. Numarasını engellemedim; bunun için henüz erkendi. Ama bildirimleri kapatabilirdim.
