Bunun hemen ardından Elif aradı.
— Ayşe Hanım, toplantı tutanağı katılımcılara gönderildi. Mehmet de aldığını doğrulamış. Ayrıca şirket e-postasına bir yazı yollamış; “aile içi anlaşmazlığın işle ilgisi olmadığı” gerekçesiyle toplantının iptalini talep ediyor.
— Standart yanıtı iletin.
— İlettim bile. İnceleme konusunun şirket malına verilen zarar, erişim kurallarının ihlali ve opsiyon sözleşmesindeki şartlar olduğunu yazdım.
— Sağ olun.
— Bir şey daha var. Çalışanlar yarınki sabah toplantısının yapılıp yapılmayacağını soruyor.
Takvime baktım. Yatırımcılara yapılacak sunum saat onda duruyordu. Dünya dönmeyi bırakmamıştı. Proje ortadan kaybolmamıştı. Ekip benden karar bekliyordu.
— Yapılacak, — dedim. — Her zamanki saatte.
Ertesi sabah Mehmet yine de şirkete geldi.
Saat sekizi kırk sekiz geçiyordu. İş merkezinin girişindeki turnikenin önünde durmuş, kartını okuyucuya tutuyordu. Bir kez. Sonra bir kez daha. Ardından üçüncü kez.
Işık kırmızı yandı.
Danışmadaki güvenlik görevlisi nazik ama kesin bir sesle konuştu:
— Erişiminiz aktif görünmüyor.
Mehmet beni asansörlerin yanında fark etti.
— Ayşe!
Durup ona baktım. Yanımda iki yazılımcı ve proje yöneticisi vardı. Hepsi bir anda telefonlarına gömülmüş gibi yaptı.
— Kurumsal meseleleri bina girişinde konuşmam, — dedim.
— Beni herkesin içinde küçük düşürmeye mi çalışıyorsun?
— Ben işe geldim.
— Ben de öyle.
— Senin giriş yetkin yok.
— Burası benim de şirketim!
— İmzalanmış sözleşmeye göre yüzde on sekizlik opsiyon paketi alma hakkın vardı. Yönetim kurulunun kararıyla, sözleşmedeki koşullar gerçekleştiği için o hak sona erdi.
Bir adım yaklaştı. Güvenlik görevlisi de aynı anda yerinden doğruldu.
Mehmet bunu gördü.
— Üzerime güvenlik mi saldın şimdi?
— Ben sadece erişim düzenini uyguluyorum.
Sesini yumuşatmaya çalıştı.
— Ayşe, yeter artık. Ben sinirlendim, annem de öyle. Sen de biliyorsun, eski usuldür. Huyludur.
— Huy, şirket malına zarar verme hakkı vermez.
— Sana yeni bilgisayar alırım.
— Bana değil, şirkete. Üstelik konu bununla kapanmıyor.
Biraz daha alçak sesle sordu:
— Ne istiyorsun?
— Yazılı açıklama. Bütün giriş kartlarının teslimi. İşe ait tüm veri taşıyıcılarının iadesi. Avukatla mutabakat sağlanmadan çalışanlarla hiçbir temas kurulmaması.
— Benimle yabancıymışım gibi konuşuyorsun.
— İş açısından artık bir uyuşmazlığın karşı tarafısın.
Önce etraftakilere baktı. Sonra güvenlik görevlisine. En son da turnikeye.
Daha dün, benim ailenin itibarını kurtarmaya çalışacağımı sanıyordu. Bugün ise kendi itibarını toparlamak zorunda kalan oydu.
Cebinden giriş kartını çıkardı, danışmanın üzerine bıraktı.
— Alın.
— Diğerini de, — dedim.
Olduğu yerde dondu.
— Hangi diğeri?
— Eski siyah kart. Dün toplantı odasında elinde tuttuğun.
Güvenlik görevlisinin bakışı bu kez daha dikkatli hâle geldi.
Mehmet ceketinin iç cebine uzandı. Bir kart daha çıkardı. Tek kelime etmeden ilk kartın yanına koydu.
İki küçük plastik parçası. Son aylarda elinde tuttuğu bütün güç, artık bundan ibaretti.
Asansöre bindim. Dokuzuncu kata çıktım. Toplantı odasına girdiğimde ekip çoktan hazırdı. Ekranda deneme ortamı açıktı. Yatırımcılar güvenli bağlantı üzerinden katılmaya başlamıştı.
Ahmet sordu:
— Başlıyor muyuz?
— Başlıyoruz.
Sunum şaşırtıcı derecede düzgün geçti. Mehmet yoktu. Araya girip sesi bastıran çıkışları yoktu. “Kadın yönetimi” üzerine yaptığı küçümseyici göndermeler, “Ayşe’nin yumuşak gücü” diye süslediği iğneli sözleri yoktu. Ürünü gerçekten ortaya çıkaranlar konuştu: yazılımcılar, analizci, uygulama sorumlusu. Görüşmeyi bir sonraki aşama için mutabakat alarak kapattım.
Bağlantı kesildikten sonra odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Telaşsız, toparlayıcı, işe yarayan bir sessizlik.
Murat dosyasını açtı.
— Ayşe Hanım, yeni erişim yetki çizelgesini hazırladım. Bu kez yönetim kadrosunun akrabalarına özel istisna bırakmadım.
— Çok iyi. Onaya sunalım.
Öğleye doğru Mehmet’ten uzun bir e-posta geldi. İçinde kırgınlıklar, suçlamalar, birlikte geçirilmiş yıllara yapılan göndermeler vardı. Bir satır özellikle annesine saygısızlık ettiğim iddiasına ayrılmıştı. Sonunda da “yasal payının” kendisine iadesini talep ediyordu.
Elif, cevap taslağını bana iletti.
Kısa, net, duygusuzdu.
“Mehmet’in şirket sermayesinde tescilli bir payı bulunmamaktadır. Opsiyon paketi edinme hakkı, sözleşmede öngörülen şartların gerçekleşmesi nedeniyle sona ermiştir. Bundan sonraki tüm başvuruların temsilci aracılığıyla yapılmasını rica ederiz.”
Metni okudum. Tek kelime yazdım:
“Uygundur.”
Akşamüstü kendi odama uğradım. Eve değil; özellikle odama. Yatırımcıyla yapılmış sözleşmenin kâğıt nüshasını almam gerekiyordu.
Masamın üzerinde yeni yedek bilgisayar duruyordu. Siyah, çıkartmasız, tertemiz. Murat bütün erişimleri çoktan tanımlamıştı. Yanında küçük bir not bırakmıştı: “Veriler geri yüklendi. Riskler kapatıldı.”
Parmağımı kapağın kenarında gezdirdim. Sadece düzgün kapanıp kapanmadığını kontrol ettim. Sonra takvimi açtım.
Yarın, evlilikle ilgili hukuk görüşmesi.
Ertesi gün, misafir erişim kurallarının değiştirilmesi için ortaklar toplantısı.
Bir hafta sonra, zararın tespiti ve Fatma’ya gönderilecek ihtar.
Bir ay sonra, bütün yönetim yetkilerinin denetimi.
Eskiden buna zor bir dönem derdim. Şimdi başka bir adı vardı: düzen kurmak.
Mehmet, yorgunluğumu, akrabalık bağlarını ve başkalarının ellerini kullanarak yerime geçebileceğini sanmıştı. Annesi bilgisayarımı yere fırlatınca benim savunmaya geçeceğimi düşünmüştü. Evle işi birbirine karıştırmamamız için yalvaracağımı, aile meselelerini şirkete taşımaması adına onu ikna etmeye çalışacağımı hesaplamıştı.
Tek bir noktada yanılmıştı.
Ben özel hayatla şirket işini ayırmayı uzun zamandır biliyordum. Sadece bunu kendi eşime uygulamakta fazla geç kalmıştım.
Gece geç saatte ondan son bir mesaj geldi.
“Beni hiçbir şeysiz bıraktın.”
Cümleye baktım. Gün boyunca ilk kez içimden sakin bir nefes çıktı.
Onu hiçbir şeysiz bırakan ben değildim. Benim emeğimin, başkasının eliyle kırılıp dağıtılabileceğine inandığı anda, gelecekteki payını kendi elleriyle yere bırakan oydu.
Çalışma ekranını kapattım, sözleşmeyi çantama koydum ve odadan çıkıp asansöre yöneldim. Cam duvarın ardında kalan şirket, artık bir aile mutfağıymış gibi davranmak zorunda değildi.
