O bakışta, beş yıl aynı yastığa baş koyduğu adama duyulan yakınlıktan eser yoktu; sanki karşısında yalnızca yoluna çıkmış can sıkıcı bir engel, silinip atılması gereken kirli bir leke vardı.
— Peki, dedi Ayşe. Gerçeği istiyordun, öyle değil mi? O zaman gerçeği şimdi duyacaksın.
Yavaşça doğruldu. Ne dizlerinde bir titreme vardı ne de Mehmet’in alay etmeye bayıldığı o gözyaşları boğazına düğümleniyordu. Tam tersine, zihni tuhaf bir berraklık kazanmıştı; sanki buğulu bir cam bir anda silinmiş, arkasından çirkin ama inkâr edilemez bir manzara görünür olmuştu. Kocasına yukarıdan aşağıya baktı. Bakışındaki sakin küçümseme öylesine keskindi ki Mehmet bir an elindeki bardağa uzanırken yutkunamadı. Ali telefonu avucunda donup kalmıştı. Zeynep ise başını omuzlarının arasına çekmiş, birazdan geri dönüşü olmayan, sarhoşça bir hezeyandan bile daha ürkütücü bir şey yaşanacağını sezmişti.
— Sen bana çöplükten bulup eve aldığın yoksul biri mi diyorsun? Ben senden üç kat fazla kazanıyorum! Buna rağmen hâlâ şu evin metrekaresini başıma kakıyorsun. Artık yeter! Annem, senden habersiz benim için krediyle bir daire aldı. Ben de bu gece oraya taşınıyorum. Git, oturma izni uğruna senin kibirli tavırlarına katlanacak başka bir aklı evvel bul kendine!
Mehmet araya girmeye yeltendi. Ağzını açtı; alıştığı gibi bağırıp susturacağını sandı. Fakat Ayşe avucunu sertçe kaldırarak onu durdurdu.
— Sus. Bütün akşam sen konuştun, şimdi beni dinleyeceksin. Kendini öyle bir iyilik meleği sandın ki, altı ay önce senin o sözde “sarayına” para harcamayı kestiğimi bile fark etmedin. Benim parayı kıyafete, ıvır zıvıra saçtığımı düşündün, değil mi? Hayır canım. Sen oyunların başında vakit öldürüp arkadaşlarına benim ne kadar zavallı olduğumu anlatırken, ben kendime çıkış yolu hazırlıyordum.
Bir an durdu. Mehmet’in yüzünün nasıl uzadığını görmenin soğuk ve acı bir tadı vardı. Yanaklarındaki kızıllık koyulaşmış, kahverengimsi lekeler gibi yayılmaya başlamıştı.
— Daire annemin üzerine kayıtlı. Yani boşanırken oradan ne bir karış yer alabilirsin ne de bir kuruş. Taksitleri, senin “üç kuruşluk” dediğin primlerimle ödedim. Üstelik tadilatı da bitti. Orası temiz, sessiz ve en önemlisi… içinde sen yoksun.
Salon öyle bir sessizliğe gömüldü ki koridordaki duvar saatinin tik takları duyulur oldu. Mehmet ağzı açık, kıyıya vurmuş balığa benzer bir hâlde oturuyordu. Üstünlük ve denetim üzerine kurduğu dünya, gözlerinin önünde çatır çatır dağılıyordu. Duyduklarını kavramakta zorlanıyor, öfkeyle bulanmış zihni en saçma ayrıntılara tutunmaya çalışıyordu.
— Sen… sen gizlice iş mi çevirdin? diye sonunda tısladı; sesi incelip çirkin bir çığlığa dönüştü. Aile bütçesinden para mı kaçırdın? O para benim paramdı! Burada bedavaya yaşayıp bir de kenara para mı attın? Sen nasıl bir kadınsın böyle!
Ayşe soğuk bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi.
— Senden tek kuruş almadım Mehmet. Evin yemeğini ben aldım, temizlik malzemesini ben aldım, faturaların yarısını hatta çoğunu ben ödedim. Geriye kalan ne varsa benim kazancımdı. Benim. Emeğimle kazandığım, senin küçümsemek için uğraştığın para. Az önce kendin söyledin ya; ben burada hiç kimseyim, hiçbir hakkım yok. Ben de kendi hakkımı başka bir yerde kurmaya karar verdim.
— Sana kim bakar sanıyorsun! diye bağırdı Mehmet ve birden ayağa fırladı. Sandalye devrilip yere çarptı; çıkan gürültüyle Zeynep irkildi. Defol git! Krediyle alınmış o daracık yuvana sürünerek git! Bakalım bir hafta erkek olmadan nasıl inim inim inleyeceksin!
— Sen oturma izni karşılığında küstahlığına katlanacak başka birini ara, dedi Ayşe, salonun çıkışına doğru dönerken. Benim midem artık kaldırmıyor. Ben hizmetçi değilim, ev içinde aşağılanacak bir kadın değilim, kapına sığınmış yoksul akraban hiç değilim. Ben her bakımdan seni çoktan aşmış bir insanım.
Koridora çıktı. Parkenin üzerinde adımları tok tok yankılandı. Mehmet salonun ortasında kalmış, göğsü hızla inip kalkarken yumruklarını kemikleri bembeyaz kesilene kadar sıkmıştı. Onu boğan şey sevdiği kadını kaybetmenin acısı değildi; kandırıldığını sanmanın, kendine ait gördüğü şeyin elinden kayıp gitmesinin hayvani öfkesiydi. “Malı” saydığı, kullanışlı, itiraz etmeyen o rahat varlık birden irade kazanmıştı. Daha kötüsü, maddi olarak da ona muhtaç değildi.
— Ali, duydun mu bunu? diye arkadaşına döndü; destek arıyordu ama gözlerinde akıl almaz bir hırs dalgalanıyordu. Benim arkamdan ev almış! Burada yaşamış, benim ekmeğimi yemiş, suyu elektriği kullanmış, sonra da… Bu düpedüz oyun! Bu dolandırıcılık! Mahkemelerde süründürürüm onu! Burada kaldığı her günün hesabını tek tek ödeteceğim!
Ali ağır ağır ayağa kalktı. Arkadaşına bakışında artık acımadan çok tiksinti vardı.
— Mehmet, sen gerçekten aklını kaçırmışsın, dedi alçak ama net bir sesle. Kadın yıllarca seni doyurdu, evini çekip çevirdi, nazını, şikâyetini, aşağılamanı yuttu. Sen şimdi oturmuş kaç metreküp su kullanıldı diye hesap mı yapıyorsun? Bu normal değil.
— Ne? Mehmet’in gözleri faltaşı gibi açıldı. Sen kimin tarafındasın? Ne yaptığını anlamıyor musun? Bana ihanet etti! Beni basamak gibi kullandı!
— Hayır, dedi Ali kesip atarak. O sadece senin gibi bir adamın yanında hayatta kalmaya çalışmış. Zeynep, hazırlan. Gidiyoruz. Ben bu rezilliği daha fazla seyredemem.
— Kimse bir yere gitmiyor! diye kükredi Mehmet. Hışımla kapıya yönelip arkadaşlarının önünü kesti. O kadın anahtarları geri vermeden, çantalarını ters yüz edip göstermeden kimse bu evden çıkamaz! Her şeyi kontrol edeceğim! Ya benim gümüş takımlarımı alıyorsa? Ya elektronik bir şeyleri yürütüyorsa? Ona eşya meşya yok! Geldiği gibi defolup gitsin; üstündeki neyse onunla, o eski çizmeleriyle!
Yatak odasından bir valizin açıldığını belli eden kuru bir ses geldi. Ayşe küçük şeyleri toplamak için vakit harcayacak değildi. Kriz anlarında iş yerinde nasıl davranıyorsa şimdi de öyle hareket ediyordu: hızlı, düzenli, hesaplı. Mehmet yatak odasına doğru atıldı; Ali’nin eşi Zeynep’e çarpmamak için son anda yana kırıldı. Yüzü açgözlülükle ve maddi değeri olan en ufak şeyi bile kaybetme korkusuyla çarpılmıştı.
Odaya daldığında Ayşe’nin dizüstü bilgisayarını ve belgelerini sakince seyahat çantasına yerleştirdiğini gördü.
— Onu yerine koy! diye tiz bir sesle bağırdı, Ayşe’nin bileğine yapışarak. O bilgisayarı ben aldım! Yılbaşı hediyemdi!
Ayşe kolunu sertçe çekip kurtardı; ona bakma zahmetine bile girmedi.
— Fatura benim adıma Mehmet. Senin verdiğin bin yedi yüz elli liranın üstüne ben yirmi dört bin beş yüz lira koyup iş için düzgün bir bilgisayar aldım. O yüzden çekil önümden. Beni zor kullanmak zorunda bırakma. Spor salonuna gittiğimi biliyorsun. Sen ise son üç yıldır bardaktan ağır bir şey kaldırmadın.
Mehmet bir adım geriledi. Ayşe’nin buz kesmiş bakışına çarpınca birden karşısındaki kadının artık kendisine ait hiçbir yanı kalmadığını anladı. Bu kadın bütünüyle yabancıydı; güçlüydü, sertti ve onun denetiminin tamamen dışındaydı. İşte bu gerçek, dizlerinin bağını çözecek kadar korkutucuydu.
Ayşe valizi kapattı.
