Fermuarın sesi yatak odasında bir silahın kilidi kapanmış gibi yankılandı. Ayşe öyle ürkütücü bir düzen ve hızla hareket ediyordu ki, sanki bu anı yıllardır zihninde defalarca yaşamış, her ayrıntısını önceden çalışmıştı. Ne gereksiz bir telaş vardı ne de duygusallığa yer. Çantasına yalnızca gerçekten kendisine ait olanları koyuyordu: kıyafetlerini, bilgisayarını, evraklarını, kendi primleriyle aldığı takıların bulunduğu küçük kutuyu… Mehmet’in hediye ettiği hiçbir çerçeveye, hiçbir hatıra eşyasına elini sürmedi. Bu evle arasında bağ kuran ne varsa artık ona kirli, zehirli bir yığın gibi görünüyordu.
Mehmet odanın içinde bir o yana bir bu yana savruluyor, bazen kapının pervazına, bazen yatağın başlığına tutunuyordu. Yüzü yer yer mora çalan kızarıklıklarla dolmuştu; gözlerinde ise korkuyla açgözlülüğün birbirine karıştığı çirkin bir parıltı vardı. Cebinden bozuk paraları çekilip alınan cimri bir adamı andırıyordu.
— Saç kurutma makinesini nereye götürüyorsun? — diye ince, çatlak bir sesle bağırdı ve makyaj masasının önüne geçmeye kalktı. — O Dyson! Kaç para biliyor musun? On dört bin lira! Bu evden eşya çıkarmana izin vermiyorum!
Ayşe, makineyi çantanın yan gözüne yerleştirirken sesini hiç yükseltmedi.
— Onu ben aldım Mehmet. Sen, “Benim eski makine hâlâ üflüyor, böyle şeylere para dökülmez,” dediğinde kendi paramla almıştım. Faturası kutusunda, kutusu da dolapta. İstersen bakarsın. Ama robot süpürgeyi bırakıyorum. Bundan sonra parke üzerindeki kepeklerini toplarken senin büyüklük hikâyelerini o dinler.
Doğruldu, omuz çantasını koluna geçirdi ve valizin sapını kavradı. Tekerlekler laminatın üzerinde boğuk bir gürültüyle dönmeye başladı. İşte o ses Mehmet’i donup kaldığı yerden sıyırdı. Kaybettiği şeyin yalnızca karısı olmadığını o an kavradı: düzenli bir hayatı, karşılıksız hizmeti ve kendini üstün hissettiği kişiyi de yitiriyordu. Kafasının içinde, yıllardır gururla çalıştırdığı o hesap makinesi yeniden tıkırdamaya başladı.
— Dur bakalım! — diye kükredi, kapının ağzında iki kolunu iki yana açıp korkuluk gibi dikildi. — Öyle elini kolunu sallaya sallaya gidemezsin. Yıpranma payı var! Beş yıl boyunca benim yerlerimi çiğnedin, benim mobilyalarımı kullandın, benim yatağımda yattın. Bana tazminat ödeyeceksin!
Koridordan Ali’nin bastırmaya çalıştığı bir gülme sesi geldi. Fakat Mehmet artık kimsenin varlığını umursamıyordu.
— Sen burada her şeyi hazır buldun! — diye devam etti, ağzından tükürükler saçarak. — Bu semtte böyle bir evin kirası aylık en az yirmi beş bin lira. Beş yıl desen neredeyse bir buçuk milyon eder! En az yarısını bana borçlusun. Aldığın iki poşet erzakla ödediğin birkaç fatura düşülür, kalanını masaya koyacaksın. Hemen şimdi havale yap, yoksa polisi arar, beni soyduğunu söylerim!
Ayşe onun bir metre kadar önünde durdu. Kocasına, mikroskop altında kıpırdayan iğrenç bir böceğe bakar gibi, soğuk ve tiksintili bir merakla baktı.
— Peki, madem hesap istiyorsun, hesap yapalım, — dedi. Sesi buz gibi, keskin ve sakindi. — İstanbul’da bir gündelikçinin tek geliş ücreti en az bin lira. Yemek yapmak, çamaşır yıkamak, gömleklerini ütülemek, senin dağınıklığını toplamak, pisliğini temizlemek… Bunların hepsi her gün yapılan emek. Bunu beş yılla çarp. Üstüne aşçılık hizmetini ekle. Yetmedi, bir de terapist ücretini koy; kötü müdüründen, akılsız iş arkadaşlarından, seni kimsenin anlamadığından yakındığın saatleri yıllarca ben dinledim. Sanırım Mehmet, borçla alacağı yan yana koyarsak bana borçlu çıkan sen olursun. Hem de öyle bir rakam çıkar ki, o çok değerli evini satsan bile altından kalkamazsın.
Mehmet ağzını açtı ama tek kelime bulamadı. Her fırsatta övündüğü rakamların mantığı bu kez dönüp onu vurmuştu. Sadece nefes nefese kaldı; sanki ayağının altındaki zemin sessizce çekiliyordu.
— Ali, duydun mu? — diye yeniden salona doğru başını çevirdi, kendine bir müttefik arar gibi. — Bana fatura çıkarıyor! Karı dediğin bu mu yani?
Ali koridora çıktı. Üzerine montunu giymişti. Zeynep onun arkasında solgun, ürkmüş bir halde duruyor; çantasını öyle sıkı tutuyordu ki parmaklarının rengi açılmıştı. Ali, eski dostuna uzun ve ağır bir bakışla baktı. O bakışta acıma yoktu; yalnızca yorgun bir tiksinti vardı.
— Mehmet, sen zavallısın, — dedi, sesini yükseltmeden. — Gerçekten zavallısın. Sıkıcı ve kendini beğenmiş biri olduğunu biliyordum ama bu kadar çirkinleşebileceğini düşünmemiştim. Biz gidiyoruz. Bir daha da beni arama.
— Ne? — Mehmet geri çekildi; sanki yüzüne tokat yemişti. — Siz de mi beni bırakıyorsunuz? Bu kadın yüzünden mi?
— Onun yüzünden değil, senin yüzünden, — diye kesti Ali. Sonra giriş kapısını açıp Zeynep’in önce çıkmasına izin verdi. — Sarayında mutluluklar. Kral çıplak kaldı.
Misafirlerin ardından kapı kapandı. Kilidin sesi evin içinde bir hüküm gibi çınladı. Mehmet şimdi Ayşe’yle baş başaydı. Ayşe ise valizini kapıya doğru sürmeye devam ediyordu. Mehmet bir anda üzerine atıldı; son bir umutsuz hamleyle kolundan yakalamaya, üstünlüğünü geri almaya, onu incitmeye çalıştı.
— Pişman olacaksın! — diye yüzüne doğru bağırdı. Nefesinden ekşi, bozulmuş bir koku ve korku yayılıyordu. — Bir hafta içinde sürüne sürüne geri geleceksin! Hiçbir şey olmadığını anlayınca ağlayacaksın! Üzerinde ipotek yüküyle kime lazım olacaksın sanıyorsun? Orada yalnızlıktan gebereceksin! Seni ben var ettim! Sen benim malımsın!
Ayşe onun elini, üzerine bulaşmış kirli bir bez parçasını silkeler gibi kolayca üzerinden attı. Gözlerinde öfke de yoktu, zafer sevinci de. Sadece derin ve geri dönülmez bir boşluk vardı. Mehmet’i hayatından, yanlış yazılmış bir satırı rapordan siler gibi silmişti bile.
— Anahtarlar komodinin üstünde, — dedi kapıyı açarken. — Bu arada Mehmet… O övüne övüne anlattığın “pahalı ithal” sos var ya, hani misafirlere gösterip durduğun… Onu A101’den indirimde otuz beş liraya almıştım. Sadece kendini soylu biri gibi hissetmen hoşuna gider diye güzel bir şişeye boşaltmıştım. Bununla yaşamayı dene.
Merdiven boşluğuna çıktı ve kapıyı arkasından sakince kapattı. Çarpmadı, öfkeyle vurmadı. Yalnızca kapattı; geçmiş hayatıyla arasına net, sessiz ve kesin bir çizgi çekti.
Mehmet loş koridorda öylece kaldı. Sessizlik bir anda üzerine çöktü; yoğun, uğultulu, kulaklarını ezen bir sessizlikti bu. Etrafına bakındı. Gururu olan, kalesi sandığı o daire birdenbire kocaman ve soğuk bir mezara benzemişti. Duvar kâğıtları, pahalı parke, tavandaki avize… Hepsi ona yabancı ve kayıtsız bakıyor gibiydi. Artık hayranlık duyacak kimse yoktu. Emir vereceği kimse yoktu. Küçümseyip ezeceği kimse de kalmamıştı.
Yavaşça duvara yaslandı ve pahalı takım elbisesiyle zemine kayıp oturdu. Bakışları, sabah hâlâ Ayşe’nin paltosunun asılı olduğu boş askılığa takıldı. Öfkesi sönmüş, yerini yapışkan ve buz gibi bir gerçeğe bırakmıştı: Kazanmıştı. Ev ona kalmıştı. Hâlâ bu evin sahibiydi.
Ne var ki boşluğun efendisi olmak, düşündüğü kadar tatlı bir zafer değildi.
— Lanet olsun… — diye fısıldadı karanlığa.
Ama bu kez yankı bile cevap vermedi.
Kral tek başına kalmıştı. Başındaki taç ise gözlerinin üzerine düşmüş, onu kendi karanlığına mahkûm etmişti.
