“Bugün biraz kendimizi şımartalım istedim!” dedi gereğinden fazla parlak bir sesle, aldıklarını mutfak masasına tek tek dizerken. “Şöyle güzel bir aile yemeği yapalım; oturalım, konuşalım, içimizdekileri sakince anlatalım.”
Zeynep kitabın üzerinden başını kaldırıp ona sessizce baktı. Ne yapmaya çalıştığını daha ilk anda anlamıştı. Bu bir gönül alma çabası değildi; daha çok, hüküm verilmeden önce sanığı yumuşatmak için önüne güzel yemekler konan bir duruşmanın hazırlığına benziyordu. Elif ise tam tersine canlanmıştı. O, bu sofrada kendisi için bir fırsat, hatta küçük bir sahne görüyordu.
“Ah Mertciğim, ne kadar düşüncelisin!” diye şakıdı, Zeynep’e çabucak, zafer kazanmış gibi bir bakış fırlatarak. “Ne zamandır böyle hep birlikte oturmamıştık!”
Yemek, insanın boğazına düğümlenen türden bir sessizlik içinde geçti. Mert bir mutfağa bir masaya gidip geldi; bardaklara üzüm şırası doldurdu, eti dilimledi, araya hafif şakalar sıkıştırmaya uğraştı. Fakat yaptığı espriler havada asılı kalıyor, iki kadının taş kesilmiş yüzlerine çarpıp dağılıyordu. Sonunda bu gerginliği daha fazla taşıyamadı; hafifçe öksürüp söze girdi.
“Kızlar, neden böyle davranıyoruz?” dedi, sesi hem yorgun hem de yalvarır gibiydi. “Sonuçta biz bir aileyiz. Bir yolunu bulmamız gerek. Zeynep, Elif… orta bir noktada buluşamaz mıyız?”
Elif çatalını hemen tabağının kenarına bıraktı. Yüzüne derin bir kırgınlık, neredeyse sahnede oynanan bir acı ifadesi yerleşti. Beklediği an gelmişti.
“Ben zaten neyi konuşacağımızı anlamıyorum, Mert!” diye başladı. “Sana en başından beri söyledim; ben onun ayağına dolanıyorum! Gözüne batıyorum! İstediği tek şey, senin yalnızca ona ait olman. Hayatında ondan başka kimse kalmasın istiyor! Ben senin kanından canından kardeşinim, o ise… o beni düpedüz bu evden kovmaya çalışıyor!”
Sesini özellikle yükseltiyor, sözlerini abartılı bir acıyla süslüyordu. Seyircisi belliydi: ağabeyi. Zeynep ise ona bakma zahmetine bile girmedi. Peçeteyle dudaklarını ağır ağır sildi, sonra başını Mert’e çevirdi. Sesi alçaktı; ama mutfağa çöken ölü sessizliğin içinde herhangi bir bağırıştan daha keskin duyuldu.
“Mert, onunla tartışacak hiçbir şeyim yok,” dedi. “Bu konuşma seninle benim aramda. Bana beklememi, ona zaman tanımamı sen söyledin. Altı ay geçti. Bu altı ayda dört iş görüşmesine gitti, ikisine geç kaldı. Kendi odası dışında evin hiçbir yerini bir kez bile toplamadı. Eve bir somun ekmek dahi almadı. Geçen ay, ‘ufak tefek masraflar’ için verdiğin kredi kartından taksilere ve kafelere 5.250 lira harcandı. Kırdığı saç kurutma makinesini, parfümlerle mahvettiği banyo paspasını saymıyorum bile. Bunlar gerçekler. Geri kalan her şey laf kalabalığı.”
Her cümlesi, Mert’in kırılgan barış umudunun tabutuna düzenli aralıklarla çakılan bir çivi gibiydi. Zeynep suçlamıyor, bağırmıyor, hakaret etmiyordu; yalnızca olanı olduğu gibi sıralıyordu. İşte bu serin, tartışılmaz gerçek, Mert için herhangi bir öfke nöbetinden çok daha ürkütücüydü. Kız kardeşine baktı; Elif’in yüzü incinmişlikten buruşmuştu. Karısına baktı; Zeynep’in yüzü durgun, kapalı ve aşılmazdı. Kendisini kapana kısılmış hissetti.
Ve seçimini yaptı. Zayıf insanların yaptığı o seçimi; gerçeğin karşısına dikilmek yerine daha kolay olana sığınmayı. Kız kardeşinin oynadığı oyuna boyun eğmek, gerçeği kabul etmekten daha zahmetsizdi.
“Ama sen neden bu kadar… bu kadar katısın?” diye güçlükle konuştu, sesi ister istemez suçlayıcı bir tona bürünmüştü. “Biraz daha insanca davranamaz mıydın ona? Yardım etmeye, anlamaya çalışamaz mıydın? Görüyorsun, onun için de kolay değil! Neden hiç geri adım atmak istemiyorsun? Evimizi savaş alanına çevirdin!”
Zeynep’in duymak istediği tek cümle buydu. Mert yalnızca kız kardeşini savunmakla kalmamıştı; bütün suçu ona yüklemişti. O an Zeynep, verdiği bir haftalık sürenin aslında boşuna olduğunu anladı. Karar çoktan verilmişti; üstelik onun yerine verilmişti.
Pazar sabahı aldatıcı bir sakinlikle doğdu. Yedinci gündü; son gün. Elif, eksiksiz ve tartışmasız bir zafer kazandığından emin bir hâlde, banyoda her zamankinden uzun oyalandı. Sonra mırıldandığı hareketli bir şarkıyla mutfağa girdi. Tavırları, sanki evin yönetimini resmen devralmış biri gibiydi. Mert masada oturuyordu.
