“Bu evde yatan, yiyen, hiçbir işe yaramayan bir asalakla daha fazla uğraşmak istemiyorum!” dedi Zeynep, sessiz ama buz gibi bir tavırla tabağını lavaboya bırakarak Mert’in kayıtsızlığını çatlattı

Hikâyeler
Evdeki bu vurdumduymazlık utanç verici ve kabul edilemez.

Telefonunu elinde tutuyor, haber okuyormuş gibi yapıyordu; oysa ekrana sığınmaktan başka bir şey yaptığı yoktu. İçindeki huzursuzluğu belli etmemek için başını eğmiş, parmağını boş boş camın üzerinde gezdiriyordu. Zeynep’in ya boyun eğip direnişinin anlamsızlığını kabul edeceğini ya da eşyalarını toplayıp kapıyı çarparak gideceğini düşünmüştü. İki ihtimale de kendince hazırdı.

Fakat birazdan olacaklara hiç hazırlıklı değildi.

Yatak odasının kapısı açıldı ve Zeynep dışarı çıktı. Üzerini çoktan giyinmişti: sade ama sert duran bir kot pantolon, yumuşak kaşmir bir kazak, özenle toplanmış saçlar… Elinde çanta, poşet, kutu yoktu. Yalnızca arkasından iki valiz sürüklüyordu. Büyük, sağlam, dikkatle yerleştirilmiş iki tekerlekli valiz, laminat zeminde hafif bir hışırtıyla ilerliyordu.

Elif, dudaklarını alaycı bir ifadeyle büktü.

— Demek biri gerçekten gitmeye karar vermiş, — dedi, kahvesinden küçük bir yudum alırken. — Ne oldu, baban seni vazgeçiremedi mi?

Mert başını telefondan kaldırdı. Yüzünde tuhaf bir rahatlama ile suçluluk birbirine karışmıştı. İşte beklediği an gelmişti. Birazdan son sahne oynanacak, ardından her şey olması gereken yere oturacaktı. Sitem duymaya, gözyaşı görmeye, belki de birkaç ağır söz işitmeye kendini hazırlamıştı.

Zeynep valizleri giriş kapısının hemen önünde durdurdu. Sonra ikisine de sakin, tartan bir bakışla baktı; sanki onları yıllardır tanımıyormuş da ilk kez karşısına çıkmışlar gibi.

— Bunlar benim eşyalarım değil, — dedi alçak bir sesle.

Sesindeki düzlük, odanın içindeki havayı daha da ağırlaştırdı. Ne titreme vardı, ne öfke, ne de dramatik bir vurgu.

— Bunlar senin, Mert.

Mert birkaç kez göz kırptı. Telefonunu yavaşça masaya bıraktı. Elif’in yüzündeki küçümseyen gülümseme bir anda silindi. İkisi de önce valizlere, sonra Zeynep’e baktı. Duydukları cümleyi gerçeklikle yan yana getirmekte zorlanıyorlardı.

— Ne dedin? — diye sordu Mert, anlamamış gibi. Belki de yanlış işittiğine inanmak istiyordu.

Zeynep aynı dinginlikle devam etti:

— Sana karar vermen için bir hafta verdim. Dün akşam yemekte kararını verdin. Kız kardeşini seçtin. Buna hakkın var. Ona sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorsun. Durumunun anlayışla karşılanması gerektiğine inanıyorsun. Artık bununla tartışmayacağım. O zaman ona sen sahip çık.

Bir an sustu. Söyledikleri, pazar sabahının uyuşuk sessizliğine ağır ağır yayıldı.

— Yalnız bundan sonra bunu birlikte yapacaksınız. Başka bir yerde. Elif’i kapının önüne koyamam; buna hakkım yok, o senin kardeşin. Ama sen benim kocamsın. Eğer kardeşinden ayrı yaşayamıyorsan, o zaman onunla yaşarsın.

Kapıya doğru uzandı ve kilidi çevirdi. Dairenin içine apartman boşluğunun serin havası doldu.

Mert nihayet sesini bulabildi:

— Sen… beni evden mi çıkarıyorsun?

Ses tonunda öfkeden çok şaşkın bir inançsızlık vardı. Hâlâ kavrayamıyordu. Bu evin erkeği oydu. Karar veren, son sözü söyleyen kişi olduğunu sanıyordu.

Zeynep’in yüzü değişmedi.

— Gerekli hiçbir şeyi eksik bırakmadım. İş gömleklerin, dizüstü bilgisayarın, şarj aletlerin, spor kıyafetlerin… İlk günlerde lazım olabilecek ne varsa valizlerde. Ayrıca ailem bu evin peşinatına, senin evliliğimiz boyunca üç yılda kazandığından daha fazla katkı koydu. Bu yüzden burada ben kalıyorum.

Gözlerini kaçırmadan ona baktı. Bakışlarında kin yoktu, kırgınlığın parlayan sıcaklığı da yoktu. Sadece soğuk, kesin ve geri dönülmez bir gerçek vardı.

— Kime bakmak istediğine sen karar verdin. Şimdi başlayabilirsin.

Elif elindeki fincanla olduğu yerde donup kalmıştı. Az önce kendisini korunan, kollanan, sonunda evin asıl sahibi gibi gören dünyası tek hamlede çökmüştü. Bir abisine, bir valizlere, sonra yeniden Zeynep’e baktı. Yüzünde bu kez rol yapılmış bir mağduriyet değil, apaçık ve sahici bir korku vardı. Daireyi kazanmamıştı. Eline geçen tek şey, bundan sonra muhtemelen onun kaldığı yere sığınacak, başıboş kalmış bir abi olmuştu.

Zeynep kapının yanında durmaya devam etti.

— Elif, abine yardım et, — dedi yumuşak ama tartışmaya kapalı bir sesle.

Ne bağırdı, ne onları itti, ne de kendini haklı çıkarmak için uzun cümleler kurdu. Sadece açık kapının yanında bekledi; giden misafirleri uğurlayan mesafeli bir görevli kadar sakin, nazik ve kararlıydı. İşte bu ölçülü nezaket, herhangi bir öfke patlamasından çok daha ürkütücüydü.

Çünkü Zeynep onları hayatından kavga ederek değil, çoktan okunup kenara bırakılmış sıkıcı bir kitabı rafa kaldırır gibi sessizce siliyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden