Artık geriye dönüp yeniden tartılacak hiçbir şey kalmamıştı. Bundan sonra yapılacak hiçbir konuşma sonucu değiştirmeyecekti. Emre aynı Emre olarak kalacaktı; Fatma da biri önüne set çekmedikçe durmayacaktı.
Ertesi sabah Elif bir çilingir atölyesini aradı.
Usta öğleye doğru geldi. Kapının başında kırk dakika kadar uğraştı. Giderken kapıda iki yeni kilit vardı; sağlam, pahalı, güven veren kilitler. Elif, avucuna bırakılan yeni anahtarları bir süre sessizce tuttu. İki takım da onundu. Sonra onları çantasının iç cebine yerleştirdi.
O gün Emre işten geç çıkacağını söylemişti. Fatma ise saat altı buçuğa doğru geldi; Elif bunu kapı deliğinden gördü. Üstelik yalnız değildi. Yanında Mert duruyordu; yüzündeki ifade, sanki birini hizaya getirmek için çağrılmış gibi sertti.
Önce kilide sokulmaya çalışan anahtarın metal sesi duyuldu. Ardından kısa bir sessizlik… Sonra ikinci deneme. Bu kez Fatma’nın sesi yükseldi; önce şaşkındı, sonra öfkeye dönüştü.
— Bu da ne şimdi… Mert, baksana. Anahtar dönmüyor.
Elif kapının öbür tarafında, antrede duruyordu. Kıpırdamadı.
— Elif! — Fatma kapıya yumruklarını indirmeye başladı. — Aç şu kapıyı hemen! Ne oluyor burada?
Elif kapıyı açtı.
Fatma eşiğin önünde dikiliyordu. Yanakları al al olmuştu, anahtarları yumruğunun içinde sıkıyordu.
— Kilitleri mi değiştirdin sen? Hem de haber vermeden? Buna nasıl cüret edersin?
— Ettim, — dedi Elif.
Sesi dümdüzdü. Ne kin vardı içinde ne de zafer kazanmış birinin sevinci. Yalnızca kararını vermiş ve o kararın arkasında duran bir insanın sakinliği vardı.
— Sen aklını mı kaçırdın? — Fatma bir adım içeri hamle etti ama Elif geri çekilmedi. — Burası benim oğlumun evi! Senin böyle bir hakkin yok!
— Burası benim de evim. Bundan sonra benim iznim olmadan bu eve kimse girmeyecek.
Fatma’nın arkasında duran Mert kollarını göğsünde kavuşturdu.
— Kapıyı aç, — dedi, sanki söylediği şey tartışmaya kapalıymış gibi. — Yoksa polisi ararım.
— Arayın, — diye karşılık verdi Elif. — Onlara da size kimsenin vermediği anahtarlarla başkasının evine girmeye çalıştığınızı anlatırsınız.
Bu söz Mert’i bir an durdurdu. Fatma’yla bakıştılar. Fatma hemen yeniden konuşmaya başladı; bu kez sesi daha da yüksekti. Belli ki komşuların kapı arkalarında kulak kesildiğini biliyor, söylediklerinin duyulmasını istiyordu. Evin ele geçirildiğinden, gelinin akrabaları kapı dışarı ettiğinden, Emre’nin karısının neler çevirdiğinden haberi olmadığından söz etti durdu.
Emre yirmi dakika sonra geldi. Annesinin telefonundan sonra apar topar koştuğu belliydi; yüzü kızarmış, nefesi hızlanmıştı.
— Elif, ne oluyor? — Önce annesine, sonra karısına baktı. — Sen niye kilitleri değiştirdin?
— Çünkü kendi evimin kapısını kapatabilmek için başka yolum kalmadı.
— Aklını kaçırmış bu! — diye araya girdi Fatma. — Emre, bir şey söyle şuna! Anahtarları geri versin!
Emre içeri girdi, antrede ortada durdu. Elif onu izlerken, üç yıldır gördüğü manzaradan başka bir şey görmedi: iki kıyı arasında kalmış, birine yanaşmaya cesaret edemeyen bir adam.
Sonunda Emre konuştu.
— Annem haklı, — dedi. Sesinde suçluluk gibi bir şey vardı ama bunun annesine mi, karısına mı yöneldiğini Elif artık ayırt edemiyordu. — En azından haber vermen gerekirdi. Anahtarları ver, oturup düzgünce konuşalım.
— Konuşacak bir şey kalmadı, Emre.
— Elif…
— Üç yıl boyunca konuştum ben. Üç yıl anlattım, açıkladım, bekledim. Hiçbir şey değişmedi.
Emre dişlerini sıktı. Koridordan Fatma’nın sesi hâlâ geliyordu; bir şeyler söylüyor, sözü büyütmeye çalışıyordu. Ama Elif artık onu duymuyordu.
— O zaman ben de sana şartımı söylüyorum, — dedi Emre. Bu kez sesi sertleşmişti. — Ya anahtarları geri verirsin ya da… ailemizin bundan sonra ne olacağını bilemem. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?
Elif ona dikkatle baktı. Belki eskiden, çok eskiden, böyle bir cümle onu geri adım atmaya zorlardı. Fakat şimdi karşısında duran adamın en sonunda kimin yanında durduğunu açıkça gördü. Ve bu açıklık, korktuğu kadar acıtmadı; aksine içindeki son düğümü de çözdü.
