“Sen bu evin hanımısın, dış kapının mandalı değilsin.” dedi Mehmet, telefonu elinde emir verircesine dikilirken

Hikâyeler
Bu adaletsiz talep onurumu paramdan değersiz kılıyor.

– Peki ne duymuşsun bakalım? – dedi küçümseyerek. – Yaşlı kadınlar oturur, akıllarına geleni söyler.

Ayşe’nin sesi bu kez titremedi.

– Tadilat yapılmayacağını duydum. Paranın Zeynep’e gideceğini. Kimsenin senet falan imzalamaya niyeti olmadığını. Bir de bu evde sığıntı olduğumu.

– Annem öfkeyle söylemiştir.

– Öfkesi epey sakindi.

Mehmet telefonu sertçe masanın üstüne bıraktı.

– Yani birkaç cümle yüzünden annemi ortada bırakacaksın, öyle mi?

– Birkaç cümle yüzünden değil. Gerçeği duyduğum için.

– Sen iyice kendini şaşırdın Ayşe. Benim ailemin içinde yaşıyorsun, benim soyadımı taşıyorsun, sonra kalkıp kocanın annesine 210 bin lirayı çok görüyorsun.

– Kocamın annesi. Benim annem değil.

Mehmet acı bir kahkaha attı.

– Sonunda gerçek yüzünü gösterdin işte.

Tam o sırada dış kapının kilidi döndü. Emine Hanım içeri girdi; yüzündeki ifadeden, işlerin planlandığı gibi gitmediğini çoktan sezmiş olduğu belliydi.

– Mehmet?

– Para göndermiyor.

Kayınvalidesi başındaki örtüyü ağır ağır çözdü.

– Nedenmiş?

– Çünkü apartman girişinde Fatma Hanım’la konuşmanızı duymuş.

Emine Hanım, Ayşe’ye baktı. Yüzünde yakalanmış birinin telaşı yoktu; sadece rahatsız olmuş birinin sertliği vardı.

– Başkalarının konuşmasını dinlemek hiç hoş değil.

– İnsan kandırmak da hoş değil.

– Vay, ne kadar da ilkeli olmuşuz. On bir yıl oğlumun yanında yaşarken iyiydi ama. Seni sırtında taşıdı bu çocuk.

Ayşe kısa bir an Mehmet’e çevirdi bakışlarını.

– Mehmet, son sekiz ayın ödemelerini annene göster. Aidat, faturalar, mutfak masrafı, senin arabanın kredisi, o istediğinde aldığım ilaçlar… Hepsini aç, göster.

– Şimdi hesap kitap çıkarma.

– Çıkaracağım. Çünkü burada “sırtında taşıdı” sözü fazla büyük kaçıyor.

Emine Hanım çantasını sandalyeye bıraktı.

– Kadın dediğin kocasına destek olur.

– Koca dediğin de annesiyle birlikte yalan söylemez.

Mehmet’in avucu masaya indi; tabaklar hafifçe sarsıldı.

– Yeter artık! Şimdi parayı gönderiyorsun, bu mesele de burada kapanıyor.

– Hayır.

– O zaman eşyalarını topla.

Emine Hanım çenesini belli belirsiz kaldırdı. Alıştığı sahneyi bekliyordu: Ayşe’nin gözlerini yere indirmesini, açıklama yapmasını, “sinirle söyledin” diye ortamı yumuşatmaya çalışmasını… Eskiden böyle olurdu. Kavgalardan sonra. Aile yemeklerinde üzerine örtülü hakaretler savrulduktan sonra. Kayınvalidesinin “kadınlık aklı” dediği şeyin aslında susup sineye çekmek olduğu her seferinde.

Fakat Ayşe hiçbir şey söylemeden odaya geçti.

Mehmet arkasından yürüdü.

– Nereye gidiyorsun?

– Eşyalarımı toplamaya.

Kapının eşiğinde donakaldı.

– Yani gerçekten gidiyor musun?

– Bunu sen istedin.

– Korkutmak için söyledim!

– Korkmadım.

Ayşe dolabın üst kısmından gri valizi indirdi. Eskiydi; sapı aşınmış, köşeleri yıpranmıştı. Yıllar önce ilk iş seyahatine çıkmadan önce 300 liraya almıştı. Mehmet o valizle her zaman alay ederdi.

– Bu döküntüyle mi gideceksin? – dedi. – Tam sana göre bir manzara.

– Kullanışlı. Gereksiz yük almıyor.

Ayşe içine kimliğini, evraklarını, birkaç elbiseyi, dizüstü bilgisayarını, babasından kalan saatin bulunduğu küçük kutuyu ve makbuzların durduğu dosyayı yerleştirdi. Mavi dosya değildi bu; lastikli, sıradan bir karton klasördü.

Mehmet kapının yanında durup onu izledi.

– Akşama dönersin.

– Dönmem.

– Yarın dönersin.

– Hayır.

– Ayşe, şu inatlarınla kimin işine yarayacaksın sanıyorsun?

Valizin fermuarını çekti.

– Kendi işime.

Emine Hanım koridorda durmuş, boyu daha kısa olmasına rağmen Ayşe’ye tepeden bakmaya çalışıyordu.

– Çok akıllandın demek. Peki, görürüz. Ama sonra kapıma gelme. Mehmet yumuşaktır, ben seni bir daha içeri almam.

– Buna gerek kalmayacak.

– Öyle mi?

– Aynen öyle.

Ayşe kapıyı çarpmadan evden çıktı. Merdiven boşluğunda eski boya ve toz kokusu vardı. Asansörün önünde telefonunu çıkarıp atölyede çalıştığı yıllardan beri görüştüğü arkadaşı Elif’i aradı.

– Elif, sende boş oda var mı?

– Var. Ne oldu?

– Sonra anlatırım. Bir iki hafta kalabilir miyim?

– Gel tabii.

– Ücretini veririm.

– Önce bir gel.

Kırk dakika sonra Ayşe, Elif’in mutfağında oturuyordu. Elif ona sıcak çay koydu, önüne de peynir tabağını sessizce itti. Soru sormadı, acıyan gözlerle bakmadı. Bu, bütün tesellilerden daha iyi geldi.

Ayşe olan biteni anlattığında Elif kaşlarını kaldırdı.

– 210 bin lira mı?

– Evet.

– Az kalsın gönderiyordun yani?

– Uygulamayı bile açmıştım.

Elif bir süre ona dikkatle baktı.

– Baban seni öbür taraftan tutup çekmiş sanki.

Ayşe parmağındaki yüzüğü çıkardı, fincanın yanına bıraktı.

– Hayır. Kendimi ben durdurdum.

Ertesi gün Mehmet’ten ilk mesaj geldi: “Saçmalama. Eve dön.”

Bir saat sonra ikincisi düştü: “Annem senin yüzünden fenalaştı.”

Akşama doğru üçüncüsü yazıldı: “Para yüzünden aileyi yıktın.”

Ayşe cevap vermedi. İşe gitti, yetişmesi gereken siparişleri tamamladı. Öğleden sonra bankaya uğradı. 210 bin lirayı, hızlı işlem yapılamayan vadeli bir hesaba aktardı; ayrıca o güne kadar maaşını düşünmeden eklediği ortak birikim hesabına erişimi de kapattı.

Sonra cam kenarında küçük bir kafeye oturdu, önüne aldığı çayın buharı dağılırken makbuzların bulunduğu dosyayı açtı.

Ortaya çıkan tablo sade ama iç burkucuydu.

Mehmet son aylarda ev giderlerine neredeyse hiç katkı koymamıştı. Maaşının büyük kısmını parça parça annesine göndermişti.

Şükrüye'nin Penceresinden