“Sen bu evin hanımısın, dış kapının mandalı değilsin.” dedi Mehmet, telefonu elinde emir verircesine dikilirken

Hikâyeler
Bu adaletsiz talep onurumu paramdan değersiz kılıyor.

Market alışverişinin parasını Ayşe ödüyordu. Faturalar onun hesabından çıkıyordu. Mehmet’in annesi Emine Hanım’ı market market, sağlık ocağına polikliniğe taşıdığı arabanın taksitlerini bile Ayşe kapatıyordu. Zeynep’in doğum günü hediyesi dahi onun kartıyla alınmıştı.

Bunca zaman bütün bunları yaparken bir de kulağına aynı söz fısıldanmıştı: “Bu ailede minnet etmeyi bilmen gerekir.”

Akşam olunca Mehmet aradı.

— Neredesin sen?

— Elif’teyim.

— Ciddi misin? O boşanmış kadının yanında mı?

— Sadede gel, Mehmet.

— Annem ağlıyor.

— Ona söyle, 210 bin lirayı alamayacak.

— Çok çirkin davranıyorsun.

— Beni kandırmaya çalışan birine para göndermedim sadece.

— O benim annem!

— O zaman sen ilgilen.

Mehmet’in sesi birden yumuşadı, ama bu yumuşaklığın altında öfke hâlâ kıpırdıyordu.

— Ayşe, ne yapmaya çalışıyorsun? Beni ikinizin arasında seçim yapmaya mı zorluyorsun?

— Hayır. Sen seçimini zaten yaptın.

— Ben hiçbir şey seçmedim.

— Bana eşyalarını topla dediğin gün seçtin.

Telefonun öbür ucundaki hava ağırlaştı. Mehmet’in nefesi sertleşti.

— Peşinden koşacağımı mı sanıyorsun?

— Sanmıyorum.

— O zaman boşanırız.

— Tamam.

Bu kez Mehmet sustu. Belli ki o kelimeyi bir tehdit gibi saklamıştı; oysa Ayşe’nin ağzında sıradan, soğuk bir cevaba dönüşmüştü.

Bir süre sonra dişlerinin arasından konuştu:

— Pişman olacaksın.

— Belki. Ama para konusunda değil.

Bir hafta sonra bu kez Emine Hanım bizzat aradı. Ayşe ekranda adını görünce şaşırdı, yine de telefonu açtı.

— Ayşe, kızım, — diye başladı kayınvalidesi alışılmadık derecede yumuşak bir sesle. — Sen aklı başında bir kadınsın. Bu işi boşanmaya kadar götürmenin ne lüzumu var?

— Beni hizaya sokmak istediniz.

— Allah aşkına, bunu sana kim söyledi?

— Siz. Apartmanın önünde.

— O gün çok üzgündüm. Tansiyonum da yüksekti.

— Emine Hanım, lütfen.

Kadın birkaç saniye sustu. Sonra sesi değişti; nezaketin yerini pazarlıkçı bir açıklık aldı.

— Peki, madem öyle, açık konuşalım. Mehmet gergin biri. Sensiz iyice dağıldı. Ev darmadağın. Ne bulursa onu yiyor. İşe geç kalıyor. Onun huyunu biliyorsun.

— Biliyorum.

— E, işte. Dön evine. Para meselesine gelince… 210 bin vermek istemiyorsan bari 105 bin gönder. Kalanını sonra hallederiz.

Ayşe gözlerini kapattı. Canı yandığı için değil; yorgunluktan.

— Bütün bu konuşmalardan sonra hâlâ benden paranın yarısını mı istiyorsunuz?

— Aile için istiyorum.

— Zeynep için istiyorsunuz.

Emine Hanım’ın soluğu keskin çıktı.

— Zeynep de aileden.

— O zaman Mehmet kendi parasını göndersin.

— Onda o kadar para yok!

— Demek ki düğün daha sade yapılacak.

— Ne kadar katı olmuşsun sen böyle.

— Katı olmadım. Sadece artık kullanışlı olmaktan vazgeçtim.

Bu konuşmadan sonra on gün boyunca şaşırtıcı bir sessizlik yaşandı.

Ayşe küçük, tek odalı bir daire tuttu. Aylığı 10 bin liraydı. Şehrin en dışında değildi ama gösterişli de sayılmazdı. Bavulunu dolabın yanına bıraktı. İki kupa, yeni bir havlu takımı ve küçük bir masa lambası aldı. Akşamları eve döndüğünde artık ekmeği “yanlış” kestiğini, tencereyi “olmayacak yere” koyduğunu, Mehmet’e “yanlış tonla” cevap verdiğini söyleyen kimse yoktu.

Bir atölyede kıyafet kalıpçısı olarak çalışıyordu. Aslında uzun zamandır özel siparişler alabilecek durumdaydı; fakat Mehmet her seferinde yüzünü buruştururdu.

— Yine mi şu bez parçaların? Git de doğru düzgün bir işle uğraş.

Şimdi o “bez parçaları” Ayşe’ye bir ayda ilk 26 bin lirasını kazandırdı. Ardından yeni bir sipariş geldi. Sonra sürekli bir müşteri oluştu; o müşteri de kız kardeşini getirdi.

Elif bir akşam ona şöyle dedi:

— Kendine ayrı bir sayfa aç. Yaptıklarını göster.

— Güzel yazı yazmayı beceremem ki.

— Ama güzel iş yapmayı beceriyorsun.

Ayşe sayfayı açtı. Büyük laflar etmedi. Sadece fotoğraflar koydu; ölçüleri, kumaşları, teslim sürelerini yazdı. Bir ay geçmeden önünde üç haftalık sipariş sırası birikmişti.

Mehmet ağustosun son günlerinde ortaya çıktı.

Ayşe’nin kiralık evinin apartman girişinde bekliyordu. Elinde bir buket vardı. Ayşe’nin sevdiği kasımpatılardan değil; Mehmet’in cömert görünmek istediğinde her kadına aldığı kırmızı güllerden.

— Merhaba, — dedi.

— Niye geldin?

— Konuşmaya.

— Konuş.

Mehmet avluya göz gezdirdi.

— Yukarı çıksak?

— Hayır.

— Ayşe, ben her şeyi anladım.

— Neyi anladın mesela?

— Sinirle hareket ettim. Annem de öyle. Eski kafalı bir kadın, dili ağırdır.

— Dili dürüst. Özellikle benim duymadığımı sandığında.

Mehmet yüzünü ekşitti.

— Hâlâ kelimelere takılıp durma.

— Barışmaya mı geldin, yoksa yine neden suçlu olduğumu anlatmaya mı?

Elindeki buket aşağı doğru indi.

— Yoruldum. Evde durulmuyor. Annem her gün başımın etini yiyor. Zeynep nişanlısıyla beraber para diye tutturdu. Arabanın taksiti de boğuyor. Ben… Yani anladım, sensiz kötü oluyor.

Ayşe başını hafifçe salladı.

— Elbette kötü olur. Senin rahatını ben ödüyordum.

— Böyle söyleme.

— Tam da böyle söylemek gerekiyor.

Mehmet onun çantasına, düzgün elbisesine, sakin yüzüne baktı.

— Değişmişsin.

— Hayır. Sen eskiden sadece işine gelen tarafımı görüyordun.

Mehmet bir adım yaklaştı.

— Baştan başlayalım. Annemle konuşurum. Paraya kimse dokunmaz artık.

— Boşanma dilekçesi verildi.

— Geri çekilebilir.

— Çekmeyeceğim.

Mehmet çenesini sıktı. İçinden yükselen bir soruyu zorla tutuyor gibiydi.

Şükrüye'nin Penceresinden