— Yani bütün bunlar iki yüz on bin lira için mi?
Ayşe’nin yüzündeki ifade değişmedi.
— Para için değil. Yalan için. Bana “eşyalarını topla” deyişin için. Şimdi bile buraya beni geri kazanmak için değil, eski düzenini geri almak için geldiğin için.
Mehmet hemen cevap verdi:
— Ben seni seviyorum.
Ayşe, adamın elindeki çiçeğe kısa bir bakış attı.
— Sen benim faturaları ödememi, sofrada susmamı, hiçbir şey sormadan para göndermemi seviyordun.
— Haksızlık ediyorsun.
— Peki bana sığıntı muamelesi yapılırken susmanız hak mıydı?
Mehmet’in bakışları bir anda sertleşti.
— Ben öyle bir şey söylemedim.
— Annen söyledi. Sen de tek kelime etmedin. Benim için fark etmiyor.
Mehmet buketi sertçe bankın üzerine bıraktı.
— Madem öyle, tek başına yaşa. Bakalım ne kadar dayanacaksın.
— Dayanırım.
— O süslü elbiselerinle mi?
— Evet. O süslü elbiselerimle.
Arkasını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaştı; neredeyse koşar gibiydi. Ayşe banktaki çiçeklere dokunmadı bile. Birkaç dakika sonra apartmandan komşu kadın çıktı, güllere baktı, sonra Ayşe’ye döndü.
— Sizin mi bunlar?
Ayşe başını hafifçe salladı.
— Hayır. Yanlış kapıya gelmiş olmalılar.
Eylül ayında belediyenin el sanatları merkezinden teklif aldı. Küçük bir gruba dikiş üzerine atölye dersi verecekti. Gelenler sıradan kadınlardı; kimisi kendine etek dikmek, kimisi eski elbiselerini yenilemek, kimisi de elinin emeğiyle ayakta durmayı öğrenmek istiyordu. Ayşe boynunda mezura, elinde kumaş parçalarıyla onların karşısında dururken içinden sessiz bir şaşkınlık geçti. Kimse ona kime minnet duyması gerektiğini sormuyordu. Kimse yaptığı işi “boş uğraş” diye küçümsemiyordu. Kimse de başkasının hayali için onun kazandığı parayı istemiyordu.
Ders bitince altmış yaşlarında bir kadın yanına yaklaştı.
— Öyle güzel anlatıyorsunuz ki, sanki yıllardır öğretmenlik yapıyormuşsunuz gibi.
Ayşe gülümsedi.
— Öğretmenlik etmedim. Sadece hayatımda çok kez yeniden başlamam gerekti.
Kadın anlayışla başını salladı.
— Belli oluyor. İnsanın sesinden anlaşılıyor.
O akşam Ayşe kendine yeni bir valiz aldı. Pahalı değildi; ama sağlamdı. Koyu yeşil, düzgün tekerlekli, sapı elde güven veren bir valiz. Eski gri valizi çöpe atmadı. Onu Elif’in evindeki küçük depoya bıraktı.
— Kalsın burada, dedi. Beni buraya kadar o taşıdı.
Elif kahkaha attı.
— Peki yenisi nereye gidecek?
— Kayseri’ye. Kumaş fuarına katılmak için kayıt yaptırdım.
— Tek başına mı gidiyorsun?
— Tek başıma.
Ekim ayında boşanma davası sessizce sonuçlandı. Ne bağırış oldu ne de uzun tartışmalar. Mehmet duruşmaya Emine Hanım’la gelmişti. Kadın koridorda oğlunun yanında oturuyor, Ayşe’yi görmüyormuş gibi davranıyordu. Fakat Mehmet pencereye doğru yürüyüp uzaklaşınca, başını Ayşe’ye eğdi.
— Memnun musun şimdi?
Ayşe sakince cevap verdi.
— Huzurluyum.
— Mehmet senin yüzünden perişan oldu.
— Benim yüzümden değil. Benim kazancımla yaşamayı bıraktığı için zorlandı.
Emine Hanım’ın dudakları inceldi.
— Çok katı bir kadınmışsın sen.
Ayşe kimliğini çantasına yerleştirdi.
— Hayır. Sadece artık sizin ailenizin bir parçası değilim.
Emine Hanım bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki Mehmet geri döndü. Yüzünde hem öfke hem de kararsızlık vardı.
— Ayşe, son kez soruyorum. Düzgünce anlaşmak istemiyor musun?
— Hangi konuda?
Mehmet boğazını temizledi.
— Yani… En azından arabanın kalan borcunu kapatmaya yardım edebilirsin. Bunca yıl birlikte yaşadık.
Ayşe ona uzun uzun bakmadı; bakışı kısa ama netti.
— Mehmet, önce annen için benden iki yüz on bin lira istedin. Sonra ikiniz de sanki bu evi ben yıkmışım gibi davrandınız. Şimdi de araba borcunu ödememi istiyorsun. Peki sen bir kez olsun yalnızca özür dilemek için geldin mi?
Mehmet gözlerini kaçırdı.
— Ben zaten kızgınlıkla söyledim dedim ya.
— Bu özür değil.
— Daha ne istiyorsun?
Ayşe’nin sesi yorulmuş değil, tam tersine berraktı.
— Hiçbir şey. Aramızdaki fark da bu zaten.
Boşanma kesinleşince adliye binasından dışarı çıktı. Hava kuru ve serindi. Günün içinde ne özel bir güzellik vardı ne uzaktan gelen sevinçli bir müzik ne de gökten inmiş bir işaret. Sadece uzun, yorucu bir hikâyenin bittiği sıradan bir gündü.
Durağa kadar yürüdü ama gelen ilk otobüse binmedi. Telefonunu çıkarıp Elif’i aradı.
— Bitti.
Elif’in sesi yumuşadı.
— Nasılsın?
Ayşe durağın camında kendi yansımasına baktı. Kestane rengi saçları ensesinde toplanmıştı, paltosunun düğmeleri ilikliydi. Elinde de Kayseri yolculuğu için aldığı koyu yeşil valiz vardı.
— Dengede gibiyim.
— Gel bize. Bir çay demleriz, öyle kutlarız.
— Geleceğim. Ama önce atölyeye uğramam lazım. Bekleyen bir sipariş var.
Elif iç çekip güldü.
— Sen düzelmezsin.
Ayşe’nin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
— Tam tersine. Ben asıl şimdi düzeldim.
Bir hafta sonra Mehmet’ten kısa bir mesaj geldi: “Annem diyor ki Zeynep’e yine de yardım edebilirdin. Onun bu işte suçu yok.”
Ayşe mesajı okudu. Uzun zamandır ilk kez, kimse kırılmasın diye kelimeleri tartıp biçmeye çalışmadı. Sadece yazdı:
“Benim param artık sizin ailenizin sorunlarını çözmeyecek.”
Sonra telefonu çantasına koydu.
Atölyede yeni kumaş kokusu, ütüden yükselen buharla karışmıştı. Masanın üzerinde, emekli olduktan sonra amatör tiyatroda sahneye çıkmaya karar veren bir kadın için kesilmiş lacivert bir elbisenin parçaları duruyordu. Ayşe kumaşın üzerinden avucunu geçirdi, omuz çizgisini kontrol etti ve içten içe gülümsedi.
Dışarıda biri yüksek sesle tartışıyordu. Yan odada kursiyer kadınların neşeli gülüşleri duyuluyordu. Hayat, Mehmet olmadan da sürüyordu. Emine Hanım’ın bakışları, “acil para gönder” diye gelen mesajlar ve başkalarının borçları olmadan da akıp gidiyordu.
Ayşe lambayı yaktı.
Makas eline tam oturdu; sanki uzun zamandır ait olduğu yere dönmüştü.
Eski gri valiz geçmişte kalmıştı. İki yüz on bin lira ise hâlâ hesabında duruyordu. Bir intikam olarak değil. Kimseye kendini kanıtlamak için de değil. Zamanında gerçeği duymuş, sonunda da kendini seçmeyi öğrenmiş bir kadının sessiz dayanağı olarak.
