Avluya doğru bakıyordu. Bir süre kimse konuşmadı; mutfakta yalnızca çaydanlığın hafif uğultusu duyuluyordu.
Zeynep, ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetledi.
— Aradı, dedi alçak sesle. Şikâyeti geri çekmemi istedi. Annesinin öleceğini söyledi.
Hasan, başını çevirmeden cevap verdi:
— Ölmez o. Numara yapıyor. Yıllardır yaptığı gibi.
Zeynep bir an sustu. İçinde, öfkeyle acımanın birbirine karıştığı yorgun bir düğüm vardı.
— Biliyor musun baba, neredeyse ona acıyorum. Murat hayatı boyunca annesinin gölgesinden çıkamadı. Kredi işlerinde bile annesi ona benim kimlik fotokopimi vermiş. Kendi başına yaşamayı hiç öğrenememiş.
Hasan bu kez döndü. Kızına uzun uzun baktı; bakışında hem şefkat hem de sert bir hakikat vardı.
— Bu, yaptığı şeyi mazur göstermez kızım. O çocuk değil, yetişkin bir adam. İşi vardı, evi vardı, karısı vardı. İsteseydi seni seçerdi. Ama annesini seçti. Borcu seçti. Yalanı seçti. Bu onun tercihi.
Zeynep başını hafifçe salladı. Cevap vermedi. Çünkü babasının sözleri canını yaksa da doğruydu.
Ertesi gün Aslı onu bürosuna çağırdı. Mahkemeye hazırlık için konuşmaları gerekiyordu. Masanın üzerinde dosyalar, banka dökümleri, kredi sözleşmelerinin suretleri ve bilirkişiye gidecek evraklar düzenli biçimde duruyordu.
Aslı, her zamanki sakinliğiyle dosyayı açtı.
— Hukuk davasının duruşması gelecek hafta. Kredi sözleşmelerinin geçersiz sayılmasını isteyeceğiz. Murat ve Emine’den, harcanan bütün tutarların tahsilini talep edeceğiz. Ayrıca manevi tazminat da istiyoruz. Ceza dosyası ayrı ilerleyecek, fakat elimizdeki deliller yeterli görünüyor.
Zeynep onu dinlerken, sanki yüksek bir uçurumun kenarında durmuş da aşağıya bakıyormuş gibi hissetti. Her şey artık kâğıtların, imzaların, tutanakların diliyle anlatılıyordu. Oysa onun için bu, yıllarca aynı evde nefes aldığı adamın ihaneti, kayınvalidesinin bitmeyen baskısı ve kendi hayatının elinden alınmaya çalışılmasıydı.
Duruşma sabahı erkenden uyandı. Pencerenin ardında yılın ilk karı ince ince düşüyordu. Şehrin sesi bile beyaz bir örtünün altında kısılmış gibiydi. Zeynep dolabından lacivert, sade bir elbise çıkardı. Saçlarını topladı, aynada kendine baktı. Yüzü solgundu ama gözlerinde, uzun zamandır ilk kez, geri çekilmeyen bir kararlılık vardı.
Apartmanın önüne indiğinde Hasan onu bekliyordu. Üzerinde koyu renk paltosu vardı; ellerini cebine sokmuş, kızını görünce doğrulmuştu.
— Hazır mısın?
— Hazırım baba.
Birlikte arabaya bindiler. Zeynep kontağı çevirdi. Hyundai Accent usulca çalıştı, karla ıslanmış yoldan ağır ağır ilerlemeye başladı.
Adliye salonu kalabalık değildi. Zeynep’in yanında annesiyle babası ve avukatı Aslı vardı. Karşı tarafta ise Murat ile Emine oturuyordu. Emine sırtını sıraya yaslamış, omuzlarını içeri çekmişti. Nefes alıp verişi abartılı biçimde ağırdı. Murat ise Zeynep’in tarafına bakmıyordu; gözlerini yere dikmiş, parmaklarıyla ceketinin kenarını kurcalıyordu.
Hâkim, ellili yaşlarında, yorgun yüzlü bir kadındı. Dosyaya baktı, yoklamayı aldı ve duruşmayı açtı. Aslı ayağa kalktı. Sesi ne yüksek ne de titrek çıktı; her kelimeyi net ve ölçülü söyledi. Usulsüz kredi işlemleri. Sahte imzalar. Zeynep’in bilgisi ve rızası dışında alınmış üç ayrı kredi. Toplamda yaklaşık yetmiş bir bin liralık borç. Manevi tazminat talebi. Sözleşmelerin geçersizliğine karar verilmesi isteği.
Aslı sözünü bitirince hâkim gözlüğünün üzerinden Emine’ye baktı.
— Davalı, diye seslendi. Beyanınızı alın.
Emine güçlükle ayağa kalktı. Elleri titriyordu. Dudaklarını araladı, fakat konuşmak yerine birden yüksek sesle ağlamaya başladı. Gözyaşlarını avuç içiyle yüzüne yayıyor, hıçkırıkları bütün salona doluyordu.
— Ben suçlu değilim! Beni de kandırdılar! Böyle yapılabilir sandım! Aile içinde olur diye düşündüm! Evet, parayı harcadım ama ben hastayım, tedavi görmem gerekiyordu! Ödeyeceğim! Hepsini ödeyeceğim!
Hâkim tokmağını masaya vurdu.
— Sakin olun. Lütfen oturun. Burada ağlayarak değil, beyan vererek ilerleyeceğiz.
Emine yerine oturdu ama hıçkırıkları kesilmedi. Yanında duran Murat bembeyaz kesilmişti; yüzünde taş gibi donuk bir ifade vardı.
Sonra söz Murat’a verildi. Yavaşça ayağa kalktı, gömleğinin yakasını düzeltti. Konuşmaya başladığında sesi o kadar alçaktı ki bazı cümleler zor duyuldu.
— Kabul ediyorum. Krediler çekildi. Evet, eşimin haberi yoktu. Ama işlerin bu hale gelmesini istemedim. Annem geçici olduğunu söyledi. Kısa zamanda kapatacağımızı söyledi. Sonra her şey birbirine girdi. Ben de ne yapacağımı bilemedim. Zeynep’e zarar vermek istemedim.
Hâkim ona dikkatle baktı.
— Eşinizin adına çekilen kredileri kimin ödeyeceğini düşündünüz?
Murat başını eğdi.
— Bilmiyorum. Düşünmedim.
Salona ağır bir sessizlik çöktü. Zeynep o an, en çok bu cümleden yorulduğunu fark etti: “Düşünmedim.” Onun aylarca uykusuz kalmasına, korkudan titremesine, ailesinin kapısına sığınmasına neden olan her şey, Murat için düşünülmemiş bir ayrıntıdan ibaretti.
Yaklaşık bir saat sonra karar açıklandı. Mahkeme, kredi sözleşmelerinin geçersizliğine hükmetti. Murat ile Emine’nin harcanan tutarları geri ödemesine karar verildi. Ayrıca Zeynep lehine on yedi bin beş yüz lira manevi tazminata hükmedildi.
Hâkim kararın sonuç bölümünü okurken Emine dayanamadı. Sözlerin bitmesini beklemeden ayağa kalktı, çantasını kaptığı gibi salondan çıktı. Murat birkaç saniye daha yerinde kaldı. Sonra Zeynep’e kısa, kırık bir bakış attı.
— Memnun oldun mu?
Zeynep gözlerini ondan kaçırmadı.
— Hayır Murat. Memnun olmadım. Ama içim artık sakin. Bundan sonrası adaletin işi.
Murat bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Arkasını döndü ve ağır adımlarla çıktı.
Hasan kızının elini tuttu.
— Bitti kızım, dedi yumuşak bir sesle. Hadi eve gidelim.
Adliye binasından çıktıklarında sokak karla kaplanmıştı. Zeynep arabasına bindi. Direksiyonun üzerinde parmaklarını gezdirdi ve hafifçe gülümsedi. Uzun zamandır ilk defa, kimseye kendini açıklamak zorunda değildi.
Aradan altı ay geçti. Mayıs gelmiş, kavakların pamuğu kaldırımların üzerinde geç kalmış kar taneleri gibi uçuşmaya başlamıştı. Zeynep mutfaktaki küçük pencereyi araladı. İçeriye ısınmış asfaltın, yeni yaprakların ve baharın yumuşak kokusu doldu.
Artık yalnız yaşıyordu. Boşanma kısa sürede sonuçlanmıştı; Murat itiraz etmemişti, çünkü ortada tartışılacak bir şey kalmamıştı. Ev Zeynep’te kalmış, araba yine yalnızca onun adına kayıtlıydı. Krediler mahkeme kararıyla iptal edilmişti.
Ceza dosyası da bir ay önce kapanmıştı. Mahkeme, Emine ile Murat’ı dolandırıcılık suçundan mahkûm etmişti. Ancak pişmanlık göstermeleri ve zararın bir kısmını ödemeleri dikkate alınmış, ikisine de ayrı ayrı bir buçuk yıl ertelenmiş hapis cezası verilmişti. Bunun yanında para cezası ve Zeynep’e kalan borcun ödenmesi yükümlülüğü de vardı.
Zeynep o gün mutfak masasında eski fotoğrafları ayıklıyordu. Bazılarını kutuya koyuyor, bazılarını hiç düşünmeden yırtıyordu. Telefon çaldığında elinde düğün fotoğraflarından biri vardı. Ekranda Murat’ın numarası göründü.
Bir an bekledi. Sonra açtı.
— Merhaba, dedi Murat kısık bir sesle. Sana uğrayabilir miyim? Yakındayım.
— Neden?
— Konuşmak istiyorum. Ne olur. Uzun kalmam.
Zeynep kısa bir sessizlikten sonra kabul etti. On beş dakika sonra kapı zili çaldı. Kapıyı açtığında karşısında tanımakta zorlandığı bir Murat vardı. Zayıflamış, gözlerinin altı morarmış, üstündeki gömlek solmuştu. Elinde portakal dolu bir poşet tutuyordu.
— Gir, dedi Zeynep.
Murat mutfağa geçti. Sandalyenin ucuna ilişti, portakalları masaya bıraktı. Eskiden bu evde kendine aitmiş gibi rahat davranırdı. Şimdi ise misafirliğe bile yakışmayan bir tedirginlikle oturuyordu.
— Nasılsın? diye sordu.
— İyiyim. Çalışıyorum. Yaşıyorum.
— Duydum. Elif söylemişti. İyi olduğunu anlattı.
Zeynep karşılık vermedi.
Murat derin bir nefes aldı.
— Özür dilemeye geldim.
Zeynep onun karşısına oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi, sessizce bekledi.
— Bu altı ay boyunca çok düşündüm, diye başladı Murat. Ben aslında hiçbir zaman tek başıma yaşamadım. Annem hep yanımdaydı. Ne yapacağıma, nereye gideceğime, kiminle evleneceğime bile o karar verdi. O kredilerde de aynı şey oldu. “Gerekli,” dedi. Ben de itiraz etmedim. O benden daha iyi bilir sandım. Ama bilmiyormuş. Sadece kullanıyormuş. Beni de kullandı, seni de, etrafındaki herkesi de.
Elini yüzüne sürdü. Sesi daha da kısıldı.
— Sen gidince, onun gerçekte nasıl biri olduğunu gördüm. Beni evden kovdu Zeynep. Öz annem beni kapının önüne koydu. “Başarısızsın,” dedi. “Senin yüzünden sabıkalı oldum,” dedi. Bir de oturduğu ev için benden para istedi.
Zeynep hiç konuşmadan dinledi. Murat’ın her kelimesi, yağmur yemiş toprak gibi ağır ve soğuktu.
— Tek başıma kaldım. İşsiz kaldım. Evsiz kaldım. Karımı kaybettim. Sonra anladım ki elimde gerçek olan ne varsa hepsini yitirmişim. Seni kaybetmişim.
Bir süre sustu. Masanın üzerindeki ellerine baktı. Parmakları titriyordu.
— Bunu istemeye hakkım olmadığını biliyorum. Ama yine de sormak istiyorum. Belki yeniden başlayabilir miyiz? Ben değiştim. Artık annemin hayatıma karışmasına izin vermem. İş bulurum. Borcumu öderim. Her şeyi düzeltirim.
Zeynep uzun süre ona baktı. Sonra bakışlarını pencereye çevirdi. Dışarıda rüzgâr kavak dallarını usulca sallıyordu.
— Murat, dedi sonunda. Bu sözleri söylediğin için sana teşekkür ederim. Ben bunları bir gün senden duymayı çok bekledim. Fakat artık geç kaldın.
Murat irkildi. Zeynep gözlerini pencereden ayırmadan devam etti:
— Sana öfkeli değilim. Hatta artık kırgın da değilim. Sadece geriye dönmek istemiyorum. Ben, arkama bakmadan yaşamayı öğrendim. Kendi kararımı kendim vermeyi öğrendim. Faturamı ödemeyi, hafta sonu nereye gideceğime kendim karar vermeyi, evime huzurla girmeyi öğrendim. Artık kapının ardında kavga var mı diye korkmuyorum. Telefon çalınca irkilmiyorum. Özgürüm Murat. Ve bu özgürlüğü hiçbir şeye değişmem.
Murat başını eğdi.
— Yani cevabın hayır mı?
— Hayır. Sana kötü bir hayat dilemiyorum. İş bulmanı, ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeni isterim. Belki de büyümen için bütün bunları yaşaman gerekiyordu. Ama bizim yolumuz artık aynı yere çıkmıyor.
Murat uzun süre kıpırdamadan oturdu. Sonra ayağa kalktı. Masadaki buruşmuş portakal poşetini aldı, kapıya doğru yürüdü. Eşikte durup arkasını döndü.
— Beni hemen kovmadığın için sağ ol.
— Kendine dikkat et Murat.
Kapı sessizce kapandı.
Zeynep bir süre antrede öylece kaldı. Ardından mutfağa döndü, çaydanlığı ocağa koydu ve çekmeceden belgelerin durduğu dosyayı çıkardı. İçinde boşanma ilamı, kredi davasının kararı ve arabanın bağış sözleşmesi vardı. Parmaklarını mühürlü kâğıtların üzerinde gezdirdi. Sonra, içinde kimseye göstermek zorunda olmadığı küçük bir sevinçle gülümsedi.
Bir saat sonra arabasına bindi ve anne babasının evine gitti. Araba tertemizdi; bir gün önce yıkatmıştı. İçeride hafif bir vanilya kokusu vardı. Ailesinin oturduğu apartmanın önünde kayısı ağaçları çiçek açmıştı. Zeynep arabayı park edip indi.
Fatma apartman girişinde komşusuyla konuşuyordu. Kızını görünce yüzü aydınlandı.
— Biz de tam senden söz ediyorduk! Hatice Hanım soruyor, “Zeynep artık arabayı tek başına mı kullanıyor?” diye.
Zeynep gülümsedi.
— Tek başıma kullanıyorum. Üstelik hoşuma da gidiyor.
Hatice başını takdirle salladı.
— Aferin kızım. Altı ay önce burada neler yaşandı, hatırlıyorum. Şimdi maşAllah ortalık sütliman.
— Sükûnet iyi şey, dedi Zeynep ve annesinin yanağından öptü.
Birlikte yukarı çıktılar. Hasan masada oturmuş gazete okuyordu. Kızını görünce gazeteyi katladı, gözlüğünü çıkardı.
— Geldin demek. Nasılsın kızım?
— İyiyim baba. Murat bugün uğradı.
Hasan’ın kaşları çatıldı.
— Geri dönmek mi istemiş?
— Evet. Ben de kabul etmedim.
Babası birkaç saniye sustu. Sonra ağır ağır başını salladı.
— Doğru yapmışsın.
Fatma çay doldurdu, masaya bisküvi ve birkaç dilim gözleme koydu. Üçü birlikte oturdular. Bu kez konu borçlar, mahkemeler, kırgınlıklar değildi. İşten, yaz planlarından, evde yapılacak küçük tamirlerden konuştular. Sıradan şeylerdi bunlar; ama Zeynep’e en çok o sıradanlık iyi geliyordu.
— İzin alacağım, dedi bir ara. Sonra güneye gideceğim. Arabamla. Tek başıma.
Annesiyle babası birbirlerine baktılar.
— Yalnız gitmeye korkmaz mısın? diye sordu Fatma.
Zeynep başını iki yana salladı.
— Hayır. Artık hiçbir şeyden eskisi gibi korkmuyorum.
Hasan bıyık altından gülümsedi.
— İşte benim kızım.
Zeynep evden ayrıldığında güneş alçalmaya başlamıştı. Direksiyonun başına geçti, camı biraz indirdi ve akşam havasını içine çekti. Dikiz aynasında tanıdık bir siluet belirdi. Yan apartmanın uzağındaki bankta Emine oturuyordu. Bu kez çevresinde onu dinleyen kalabalık yoktu. Yalnızdı. Zeynep’e doğru bakıyor, ama ne bağırıyor ne de yerinden kalkıyordu.
Zeynep motoru çalıştırdı. Arabayı ağır ağır avludan çıkardı. Korna çalmasına, yolunu değiştirmesine, durup açıklama yapmasına gerek yoktu. Sadece önüne baktı.
Yarım saat sonra bir alışveriş merkezinin önünde durdu. Aynı binanın içinde küçük bir oto aksesuar mağazası vardı; vitrinin ışıkları yanıyordu. İçeri girdi ve parlak kırmızı bir direksiyon kılıfı satın aldı. Arabasının yanına döndüğünde kılıfı özenle taktı. Avuçlarını üzerinde gezdirdi, sonra gülümsedi.
Bu bir hediyeydi. Kendine verdiği bir hediye. Cesaretine, sabrına ve yeniden kurduğu hayatına.
Kontağı çevirdi, sevdiği radyo kanalını açtı ve evinin yolunu tuttu. Önünde mayıs akşamı uzanıyordu. Daha da önemlisi, bundan sonra hangi yoldan gideceğini artık yalnızca kendisi seçecekti.
