Tuvalete götür, şapkasını düzelt, su ver… Bunun adı tatil mi? Mehmet’in biraz soluklanmaya ihtiyacı var. Adam işte canını dişine takıyor, evi geçindiriyor. Yanında doğru dürüst sohbet edecek insanlar olmalı; plajda küçücük çocuğun arkasından koşturacak hâli yok.
Ayşe bakışlarını kayınvalidesinden çekip kocasına çevirdi. Mehmet omuzlarını hafifçe düşürmüş duruyordu ama arkasında böylesine sağlam bir destek bulmuş olmanın verdiği güven yüzünden yüzünde tuhaf bir rahatlık vardı.
— Peki bunu bana ne zaman söylemeyi düşünüyordunuz?
Ayşe, oğlunun sırt çantasının fermuarını yavaşça kapattı.
— Yarın havalimanında mı? Bilet işlemlerinin önünde mi? “Sürpriz Ayşe, oğlumuz olmadan gidiyoruz, hemen anneni ara da Can’ı almaya gelsin” mi diyecektiniz?
Mehmet’in yüzüne kızıl lekeler yayıldı. Ayşe’nin böyle konuşmasına hiç dayanamazdı; sesi yükselmezdi ama her kelimesi insanı olduğu yere mıhlar gibi saplanırdı.
— Ne fark eder ne zaman söylediğimiz!
Elini havada savurdu.
— Önemli olan mesele çözüldü. Annem bizimle geliyor, konu kapandı. Ben bu evin erkeğiyim, kararımı verdim. Ortalığı karıştırma.
— Ben ortalığı karıştırmıyorum.
Ayşe çantayı omzuna aldı.
— Can, üstünü giy!
Çocuk odasından yedi yaşlarında bir oğlan fırladı; bir elinde yeni oyuncak uçağını sürüklüyordu.
— Anne, şimdi mi gidiyoruz?
— Gidiyoruz yavrum. Spor ayakkabılarını giy.
Fatma hoşnutsuzlukla dilini şaklattı.
— Gecenin bu saatinde çocuğu nereye sürüklüyorsunuz? Uçak sabah kalkıyor. Bırakın uyusun.
— Biz şimdi çıkıyoruz, — dedi Ayşe kısa bir sesle.
Mehmet şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırdı. Az önceki erkekçe kararlılığından eser kalmamıştı.
— Ayşe, ne yapıyorsun sen? Bu saatte nereye? Niye?
— Anneme.
Ayşe sakin sakin ceketini üzerine geçirdi.
— Madem Can yazı annemin evinde geçirecek, onu şimdi götürürüm. Yarın da oradan doğruca havalimanına geçerim. Terminalde buluşuruz.
Mehmet’in göğsünden rahat bir nefes boşaldı. Belli ki tabakların kırıldığı, boşanma sözlerinin havada uçuştuğu büyük bir kavga beklemişti. Oysa ortada sessiz bir kabulleniş vardı. Karısı biraz söylenmiş, sonra yine razı olmuştu. Her zamanki gibi.
— İyi, tamam.
Hatta gülümsemeye bile çalıştı.
— Gördün mü anne? Ben demedim mi, bizim Ayşe akıllı kadındır, neyin ne olduğunu anlar. Hadi Ayşe, yolda dikkatli ol. Yarın saat sekizde bilet işlemlerinin orada.
— Elbette, — dedi Ayşe ve kapıyı arkasından kapattı.
Ertesi sabah havalimanının kocaman salonu uğultuyla doluydu. Bankoların arasında serin bir hava dolaşıyor, yolcular telaşla valizlerini çekiştiriyordu. Mehmet, büyük elektronik panoya sık sık endişeli gözlerle bakıyordu.
Yanında Fatma duruyordu; yeni alınmış yol çantasının sapına dayanmıştı. Üzerinde açık renk keten bir gömlek, başında da geniş kenarlı bir şapka vardı. Bu hâliyle, insanın aklına ormanda bitmiş iri bir mantarı getiriyordu.
— Nerede kaldı bu kadın?
Mehmet telefonuna belki onuncu kez baktı.
— İşlemler başladı bile. Böyle giderse sırayı kaçıracağız.
Fatma içini çekip homurdandı:
— Ay, her zamanki gibi oyalanıyor işte.
