Fatma’nın ağzı aralandı; az önceki hırçın, saldırgan hâlinden eser kalmamıştı. Birkaç saniye içinde bütün cesareti sönüp gitmiş gibiydi.
— Sen… sen ortak hesaptaki parayı mı çektin?
Ayşe’nin sesi sakindi, ama kelimeleri bıçak gibi keskindi.
— Kendi payımı aldım, Fatma Hanım. Sadece bana ait olanı. Alın terimle kazandığım kısmı.
Sonra kayınvalidesine öyle soğuk bir bakış attı ki Fatma istemsizce yarım adım geri çekildi.
— Peki ya biz ne olacağız? — diye çıkıştı kadın.
Mehmet’in yüzü kızarıp bozardı. Bir anda Ayşe’nin üzerine yürüdü, elindeki belgeleri kapmaya yeltendi. Fakat Ayşe hiç telaşlanmadan kâğıtları yeniden sırt çantasına yerleştirdi ve fermuarı kapattı.
— Siz planladığınız gibi gidersiniz.
Ses tonu dümdüzdü; ne öfke vardı içinde ne de yalvarış.
— Odanız güzel, iki kişilik. Deniz sıcak olur. Fatma Hanım eklemlerini dinlendirir. Lokumunuzu yersiniz. Ayak altında dolaşan çocuk da olmaz. Kimseye şapka taktırmak zorunda kalmazsınız. Yetişkin bir adamla annesi için kusursuz bir tatil.
— Ayşe, hemen buraya dön!
Mehmet artık bağırıyordu. Sırada bekleyen insanlar utanmadan dönüp onlara bakmaya başlamıştı.
— Biz üç kişilik tatil aldık! Senin paran da ödendi!
Ayşe omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— Tur şirketiyle konuşur, iadesini alırsın. Olmazsa iki kişilik odada baş başa kalır, rahatınıza bakarsınız.
Sonra eğilip Can’ın elini tuttu.
— Hadi oğlum. Güvenlik kontrolüne yetişmemiz gerekiyor.
— Hey!
Mehmet birden annesine döndü. Yüzü öfkeden çarpılmıştı.
— Anne, sen mahvettin her şeyi! Karımı sen bu hâle getirdin!
Ellerini havaya kaldırıp çaresizce salladı.
— Ben sana söylemiştim, olay çıkarır demiştim! Gizlice değiştirmeyelim demiştim! Bu senin fikrindi!
Fatma gözlerini büyüterek doğruldu.
— Şimdi suçlu ben mi oldum?
Parmağını oğlunun göğsüne doğru uzattı.
— Uçağa binene kadar anlamaz dedin! “Karşısına olup biteni koyarız, mecbur kabul eder,” diyen sendin! Sen koca değil, pısırığın tekisin Mehmet! Karın seni parmağında oynatıyor!
Ayşe, bu dâhice planı hangisinin kurduğunu daha fazla dinlemeye niyetli değildi. Başını bile çevirmeden yürümeye başladı. Can da küçük adımlarla yanında ilerliyordu.
Arkalarında, mesafe arttıkça boğuklaşan bağrışmalar kaldı. Fatma’nın öfkeli sesiyle Mehmet’in kendini savunmaya çalışan cümleleri birbirine karışıyordu. Kayıt bankosunun önünde tartışmayı sürdürüyor, etraflarındaki insanların sabırsız homurtularını bile umursamıyorlardı.
İki hafta sonra Ayşe, deniz kıyısındaki plastik şezlonglardan birine oturmuş, Can’ın ıslak kumdan kocaman bir kale yapmasını izliyordu.
Dalgalar, küçük çakıl taşlarının üzerinden usul usul geçiyor, sahile ince bir hışırtı bırakıyordu. Güneş ufka doğru alçalmış, suyun yüzeyine pembemsi bir parıltı yayılmıştı. Hava tuz kokuyordu; insanın içini yavaşça temizleyen, ferah bir koku.
Yan sehpanın üzerindeki telefonu kısa kısa titredi. Mehmet’ten yine mesaj gelmişti. Bugün beşinci kez.
“Ayşe, döndük. Konuşmamız lazım. Annem tatil boyunca başımın etini yedi, her şey zehir oldu. Eve gel, bundan sonra ne yapacağımızı oturup konuşalım.”
Ayşe bildirimi açmadı bile. Parmağını ekranda kaydırıp mesajı sessizce yok etti.
Sonra soğuk meyve suyundan bir yudum aldı, gözlerini kapattı ve derin bir nefes çekti. Can’ın kumdan kalesi gerçekten güzel oluyordu.
Konuşulacak hiçbir şey kalmamıştı.
