— Alçak, — diye dişlerinin arasından tısladı Mehmet.
Ayşe başını yavaşça kocasına çevirdi. Sesini yükseltmedi; ama söylediği her kelime mutfağın ortasına taş gibi düştü.
— Yarın bu evden gidiyorsunuz. İkiniz de.
Mehmet, elindeki dana sosisi kızartmayı bıraktı. Bir an ne duyduğunu anlamamış gibi baktı.
— Nereye gidecekmişiz?
— Annenin yanına. Başka bir akrabanıza. Nereye isterseniz. Bu artık benim meselem değil.
— Benim burada kaydım var! — diye bağırdı Mehmet.
Ayşe’nin yüzünde en ufak bir kıpırtı olmadı.
— Geçici kaydın vardı. Bugün nüfus müdürlüğüne iptal dilekçesini verdim. Gerekçe de belli: aile birliğinin sona ermesi. Yarın da boşanma davası açıyorum.
Elif’in elindeki kuru erişte parçası masaya düştü. Ufalanan kırıntılar örtünün üzerine yayıldı.
— Ne demek boşanma? Peki ya ben?
Ayşe kısa, keskin bir kahkaha attı. Neşeden değildi bu; insanın karşısındaki pişkinliğe inanamamasından çıkan kuru bir sesti.
— Seni evlat edinmedim Elif. O yüzden toparlanıp gidebilirsin.
— Hiçbir yere gitmiyoruz! — Mehmet, elindeki maşayı masaya çarparak bıraktı. — Burası benim de evim! Ben bu evde tadilat yaptım!
— Koridorun duvar kâğıdını değiştirmiştin, değil mi? İstersen sök, rulo yap, yanında götür.
Ayşe daha fazla konuşmadı. Arkasını dönüp yatak odasına geçti.
Perşembe akşamı, Ayşe işten her zamankinden erken çıktı. Kapıyı açtığında daireyi ağır, garip bir sessizlik sarmıştı.
Salona doğru yürüdü.
Yerde iki büyük seyahat çantası duruyordu. Yanlarında da ağzı bağlanmış üç siyah çöp poşeti vardı.
Elif kanepede oturuyordu. Üzerinde kalın montu, başında beresi vardı. Gözleri şişmiş, yüzü ağlamaktan kızarmıştı.
Mehmet balkonda sigara içiyordu.
Ayşe lambayı yaktı.
— Aferin, ben gelmeden toparlanmayı başarmışsınız.
Mehmet balkondan içeri girdi. Dumanı hiç utanmadan odanın içine savurdu.
— Gidiyoruz. Ama bize para vereceksin. Aidat, faturalar, yaptığım işler… Hepsini ödeyeceksin.
Ayşe başını hafifçe salladı.
— Elbette. Hemen yollarım. Sen de bana üç yıllık evliliğimiz boyunca ödediğim konut kredisinin yarısını gönderir göndermez. Beş yüz yirmi beş bin lira ediyor. İstersen birlikte hesaplayalım.
Mehmet’in çenesi kasıldı. Dişlerini öyle sıktı ki şakaklarındaki damarlar belirginleşti.
— Evin de senin olsun, paran da. Yazıklar olsun sana.
Bir çantayı kaptı. Elif de ayağa kalkıp sırt çantasını omzuna aldı.
Ayşe salon kapısına doğru yürüdü ve çıkışın önünde durdu. Bakışları Elif’in üzerinde gezindi: yeni alınmış şişme mont, hakiki deri çizmeler, pahalı markalardan birinin büyük çantası…
Sonra gözleri Elif’in montunun kolunda takılı kaldı.
— Montu çıkar.
Elif donakaldı.
— Ne?
— Montunu çıkar, diyorum. Sırt çantanı da aç.
Mehmet çantayı yere bıraktı.
— Aklını mı kaçırdın sen? Dışarıda hava sıfırın altında iki derece!
Ayşe, Mehmet’e dönüp bakmadı bile. Gözlerini Elif’ten ayırmadan konuştu.
— Bu mont eylülde alındı. Benim primimle. “İş ararken düzgün görünsün” diye hediye etmiştim. İş bulmadın. O zaman hediyenin de hükmü kalmadı.
— Ayşe, ne olur! — Elif duvara doğru sindi. — Donarım ben! Başka kışlık giysim yok. Annem taşınırken eskilerin hepsini atmıştı.
— Bu benim sorunum değil. Çıkar.
Elif yardım ister gibi ağabeyine baktı.
Mehmet ise susuyordu. Gözlerini yere dikmişti; ne kardeşini savunuyor ne de Ayşe’ye karşı çıkıyordu.
— Mehmet, bir şey söylesene! — diye hıçkırdı Elif.
Ayşe bir adım yaklaştı.
— Ya mont burada kalır ya da şimdi polisi arar, hırsızlık şikâyetinde bulunurum. İki bin beş yüz liralık kremimi almıştın. Fişleri bende. Karakola gider, o kremi Fatma Hanım mı kullandı, sen mi kullandın, orada anlatırsın.
Elif’in yanaklarından yaşlar süzüldü. Titreyen elleriyle fermuarı indirdi.
Mont yere düştü. Altında incecik bir kazak vardı.
Ayşe ayağının ucuyla montu kanepenin yanına itti.
— Kapı orada.
Koridora çıktılar. Mehmet poşetleri sürükleyerek taşıyordu. Elif ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, ince kazağıyla büzüşe büzüşe yürüyordu.
Ayşe kapının eşiğinde durdu. Asansörün gelmesini bekleyişlerini sessizce izledi.
Kapılar açılınca önce Mehmet içeri girdi. Elif son anda dönüp baktı. Dudakları titriyordu.
— Sen gerçekten korkunç bir insansın, — dedi dişlerinin arasından.
Ayşe cevap vermedi. Dairenin kapısını kapattı, kilidin ağır sesi koridorda yankılandı.
Sonra mutfağa döndü.
Evde kusursuz, neredeyse çınlayan bir sessizlik vardı.
Yabancı ter kokusu yoktu. Yanmış soğan kokusu yoktu. Başkasına ait nefes, ayak sesi, dağınıklık yoktu.
Ayşe cebinden küçük anahtarı çıkardı. Büyük beyaz buzdolabının üzerindeki asma kilidi açtı.
İçi tertemizdi.
Ayşe uzun zamandır ilk kez içten bir şekilde gülümsedi.
