“Murat’la birlikteyim” diye ekledi, kapıda durup soğuk bir kararlılıkla

Hikâyeler
Bu gelişme adaletsiz ve son derece sarsıcıydı.

Ne “oğlum nasıl” dedi, ne “selam söyle” diye ekledi, ne de “çocuğa başka türlü destek olurum” gibi bir cümle kurdu. Yalnızca, “İmzalasın,” demişti. Sanki kendi oğlu, bir sözleşmede üstü çizilebilecek basit bir maddeymiş gibi.

Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi. Hafif, çıplak ayakların muşamba üzerinde çıkardığı o ince ses.

Emre mutfağın kapısında belirdi. Üzerinde roket desenli pijaması vardı; saçları yastıktan kalktığı gibi dikilmiş, gözleri uykudan mahmurdu. Elif’in elindeki telefona bakıyordu. Sesin oradan geldiğini anlamıştı.

— Anne, babam mı arıyor?

Elif arkasını döndü. Bir anda sustu. Yüzünden bir şey geçti; utanç değildi bu, daha çok hazırlıksız yakalanmanın şaşkınlığıydı. O buraya “eski eşle” konuşmaya gelmişti, bir çocuğun annesinin evine geldiğini unutmuş gibiydi.

Bardağı tezgâha bıraktım, Emre’nin yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm.

— Hayır canım, baban değil. Teyze bir iş için uğradı. Sen odana geç, ben az sonra yanına geleceğim, tamam mı?

Emre önce Elif’e, sonra telefona, ardından bana baktı. Küçük başını usulca salladı ve odasına döndü. Biraz sonra yorganının hışırtısını, ardından çizgi filmin yeniden açılan sesini duydum.

Odasının kapısını kapattım. Koridorda bir an durup alnımı kapı pervazına dayadım. Sonra derin bir nefes alıp mutfağa geri döndüm. İçimde bir yer büzülüp kalmıştı. Oğlum, babasının “bu kadınlardan bıktım” deyişini duymuştu. Yedi yaşındaydı. Artık birçok şeyi anlıyordu. Kelimelerin tamamını değilse bile sesin tonunu mutlaka hissediyordu.

Elif telefonu ekranı masaya gelecek şekilde bıraktı. Murat çoktan kapatmıştı; belli ki söyleyeceğini söylemiş, gerisini önemsememişti. Mutfakta derin bir sessizlik oluştu. Sadece duvardaki saatin tik takları, lavabodaki musluktan düşen seyrek damlalar ve üst kattan belli belirsiz gelen bir müzik sesi vardı. Kapının yanında dururken aklımdan şu geçti: Acaba Elif, Murat’ın ona da güvenilecek biri olmadığını anlamış mıydı? Yoksa hâlâ onun “iki arada kaldığına” mı inanıyordu?

Sonra Elif hiç beklemediğim bir şey yaptı. Tavrını bir anda değiştirdi. Bambaşka bir sesle konuşmaya başladı.

— Bak, dedi yumuşak, neredeyse anlayışlı bir tonla. — Senin için de kolay olmadığını görüyorum. Çocuk, iş, tek başına hayat… Anlıyorum. Gel, kadın kadına konuşalım. Mahkemelerle, icrayla, sinir harbiyle ne uğraşacaksın? İmzala, herkes kendi yoluna gitsin. Belki biz de çocuğa destek oluruz; hediye alırız, ihtiyaçlarını karşılarız. Kâğıda dökmeden, insan gibi.

Ona baktım. Bir saniyeliğine, sadece bir saniye, “Acaba haklı mı?” diye düşündüm. Belki de en kolayı buydu. İmzalamak. Sonra aramamak, hesap yapmamak, her ayın ilk günü gelmeyecek bir havaleyi beklememek. Murat’ı özel hayatımdan çıkardığım gibi maddi hayatımdan da silmek.

Belki gerçekten daha kolay olurdu.

Ama Elif kendini tutamadı. Mutlaka bir şey daha eklemesi gerekiyordu.

— Hem biliyorsun, dedi masanın üzerinden bana doğru eğilerek. Parfümünün ağır kokusu bir anda boğazımı sıkacak kadar yaklaştı. — Murat isterse işten de ayrılır. Kâğıt üstünde tabii. Maaşını elden alır, sen de hiçbir şey göremezsin. Bir kuruş bile. Biz bir şekilde yaşarız. Ama sen çocukla…

Cümleyi bitirmedi. Bitirmesine de gerek yoktu.

Bu artık rica değildi. Açık, net, doğrudan bir tehditti. Üstelik benim mutfağımda, kayıt açıkken söylenmişti.

Gözlerinin içine baktım. Sakin kaldım. Ne öfkeyle bağırdım ne korktuğumu belli ettim. Saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırıp tane tane konuştum:

— Az önce, kayıt alınırken, birlikte olduğunuz adamın kendi çocuğuna nafaka ödememek için işten ayrılabileceğini söylediniz. Üstelik ikinizin de bunu bildiğini ifade ettiniz. Teşekkür ederim. Bu benim işime yarar.

Elif olduğu yerde dondu. Bordo ojeli eli masanın üzerinde havada kalmış gibi kaskatı kesildi.

— Ne kaydı?..

Başımı rafın bulunduğu tarafa çevirdim. Telefon orada dik duruyordu; ekranı hâlâ yanıyordu.

Elif bakışlarını oraya çevirdi. Telefonu gördü. Yüzünün rengi bir anda çekildi.

Ben elimi belgelerin olduğu dosyanın üzerine koydum.

Klasörü açtım. Acele etmeden. İş yerinde fiyatı şişirmeye çalışan bir tedarikçinin önüne evrak serer gibi, düzenli ve sakin hareket ettim. Her sayfanın yeri belliydi.

— Bakın, dedim ilk kâğıdı Elif’e doğru çevirerek. — Bu ödeme dökümü. Yirmi dört ayın listesi. Gelen havaleleri yeşille işaretledim. Yapılmayan ödemeler kırmızı. Görüyor musunuz? On üç kırmızı satır var. Yani on üç ay boyunca para gelmemiş.

Elif kâğıda baktı. Biraz önce masaya vuran tırnakları artık ses çıkarmıyordu; elleri olduğu yerde hareketsiz duruyordu.

Sayfayı çevirdim.

— Devamı burada. Borç hesabı. Mahkeme kararına göre ayda 5.400 lira, yani maaşının dörtte biri. On üç ay ödenmemiş. Aradan iki kez para göndermiş; biri doğum günü için, biri yılbaşı için. İkisi de 3.500 lira. Onları da düştüm. Kalan toplam borç: 63.000 liranın biraz üzerinde.

Bunu söylerken sesimi yükseltmedim. Üstüne basarak da konuşmadım, zafer kazanmış gibi de davranmadım. Sadece rakamları söyledim. Gerçekleri. Benim en iyi bildiğim şeyi yaptım: dağınık görünen her şeyi tek tek yerine koydum.

Elif başını kaldırıp bana baktı. Mutfağa girerken yüzünde taşıdığı o kendinden emin ifade artık yoktu. Yerine başka bir şey gelmişti; anlayamamanın, inanmak istememenin ifadesi.

— Ne kadar?.. diye fısıldadı. — O bana yirmi bin demişti. En fazla otuz bin.

— Altmış üç bin liranın üzerinde, diye tekrarladım. — Hesap burada. Her satırda tarih ve tutar yazıyor. İsterseniz tek tek kontrol edebilirsiniz.

Elif kâğıdı eline aldı. Parmaklarının ucundaki belli belirsiz titremeyi fark etmemek mümkün değildi.

Şükrüye'nin Penceresinden