Oysa az önce çantasından kendi hazırladığı kâğıdı çıkarırken ne kadar da kararlı görünüyordu. Şimdi gözleri benim uzattığım dökümün üzerinde satır satır geziniyordu: ocak, şubat, mart… Kırmızı işaretler, arada bir yeşil, sonra yine kırmızı. Bir satır daha kırmızı.
Anladığını gördüm. Bir anda değil; ağır ağır, sanki her rakam zihninde yerini buldukça yüzündeki ifade biraz daha değişiyordu. “Yirmi bin” sandığı şeyin aslında altmış üç bin lirayı aştığını, “biraz gecikmiş ödeme” diye anlatılan meselenin bir çocuğun aylarca biriken hakkı olduğunu fark ediyordu. Kendisi peşinat için kuruş kuruş para biriktirirken, Murat’ın oğluna olan borcunun ona “ufak bir formalite” gibi sunulmuş olması artık başka görünüyordu.
Dosyadan bir sayfa daha çıkardım ve önüne koydum.
— Bu da icra müdürlüğüne verdiğim başvurunun kopyası, dedim. — Evrak kayıt numarası burada. Tarihi de görüyorsunuz; ayın altısı. Yani geçen hafta. Takip süreci başlatıldı.
Elif’in sesi inceldi. Az önceki sertlikten eser kalmamıştı.
— Bu ne demek oluyor?
— Şu demek oluyor: Önümüzdeki iki üç hafta içinde Murat’ın banka hesaplarıyla ilgili bilgi istenecek. Borç tamamen ödenene kadar hesaplarına bloke konulacak. Hepsine. Peşinat için para biriktirdiğiniz hesap da buna dâhilse, o da.
Bunu söylerken içimde bir zafer duygusu yoktu. Sevinmiyordum. Sadece üzerimden ağır bir yük inmiş gibiydi. Hani insan uzun süre elinde dolu bir poşet taşır da sonunda yere bırakınca etraf sessizleşir ya; öyle bir şey.
Elif birden ayağa kalktı. Oturduğu tabure zeminde gıcırdadı. Çantasından telefonunu çıkardı, Murat’ı aradı. İlk çalışta açmadı. İkinci, üçüncü, dördüncü… Beşinci çalışta karşıdan sesi geldi.
Elif kelimeleri birbirine karıştırarak konuşmaya başladı:
— Bana yalan söylemişsin. Yirmi bin dedin, öyle mi? Yirmi bin! Burada belgeler var, Murat. Altmış üç bin liradan fazla borcun varmış! İcra başlamış! Hesaplara bloke koyacaklar! Hangi peşinattan bahsediyorsun sen? Hangi evden? Borcun varken neyin planını yapıyoruz biz?
Karşı tarafta Murat’ın bir şeyler gevelediğini işittim. Alçak sesle konuşuyor, belli ki kendini savunmaya çalışıyordu. Ama Elif onu dinlemedi bile. Telefonu yüzüne kapattı.
Cihazı çantasına attı, fermuarı çekmeye uğraştı. Elleri artık ona itaat etmiyordu. Fermuar takıldı, bir kez daha çekti, daha sert asıldı. Sonra kapıya yöneldi.
Eşiğin önünde durdu. Arkasını dönüp bana baktı.
— Bütün bunları bana niye gösterdin?
Kapının pervazına omzumu yaslamıştım. Mutfak masasının üzerinde dosya hâlâ açık duruyordu.
— Çünkü siz benim evime geldiniz, dedim. — Çocuğumun uyuduğu bu eve. Ve benden, kanunen ona ait olan paradan vazgeçmemi istediniz. Bana ait olan bir şeyden değil. Ona ait olandan. Yedi yaşında, üzerinde roket resmi olan bir okul çantası isteyen bir çocuktan söz ediyoruz. Ben size hiçbir şey borçlu değilim. O kâğıdı da imzalamayacağım.
Elif kapının kolunu sertçe çevirdi. Dışarı çıktı. Kapı kapanınca apartman boşluğundaki ses de, onun ayakkabılarının tıkırtısı da yavaş yavaş uzaklaştı.
Ben bir süre antrede öylece kaldım. Hâlâ havada onun parfümünün kokusu vardı; ağır, tatlı ve yabancı. Mutfaktan soğumuş bulgur pilavının kokusu geliyordu. Emre’nin odasından ise çıt çıkmıyordu. Uyumuştu.
Rafın üzerindeki telefona uzandım. Ekrana baktım: kayıt kırk yedi dakika on dört saniye sürmüştü. “Durdur” tuşuna bastım. Dosyayı kaydettim. Sonra kendime e-posta olarak gönderdim. Ne olur ne olmaz, bir kopya daha dursun istedim.
Ardından mutfağa döndüm ve Elif’in az önce oturduğu tabureye çöktüm. Oturduğum yer hâlâ sıcaktı. Masanın üzerinde onun getirdiği kâğıt duruyordu: “feragat beyanı.” İki parmağımla tuttum, özenle katladım ve dosyanın içine yerleştirdim. Bunun da bir gün işe yarayabileceğini biliyordum.
O akşam saat ona doğru telefonuma bir bildirim düştü. Murat’tan para gelmişti: 15.750 lira. Açıklama yoktu. Mesaj yoktu. Altı ay sonra ilk kez, ben aramadan, hatırlatmadan, tartışmadan ödeme yapmıştı.
Bir ay kadar sonra icra dosyasına bakan görevli bana mesaj gönderdi. Murat’ın hesabına bloke konmuş, borcun kalan kısmı olan 47.320 lira tahsil edilmişti. Bakiye sıfırlanmıştı. Dosya kapanmıştı.
Elif ortadan kayboldu. Ne olduğunu bilmiyorum; açıkçası bilmek de istemiyorum. Muhtemelen rakamları kendi gözleriyle hesaplayınca, hesabına haciz gelmiş bir adamla ev ve peşinat hayali kurmanın pek de akıllıca olmadığını anlamıştır.
Murat ise bu olaydan sonra Emre’yi aramayı bıraktı. Daha önce de çok sık aradığı söylenemezdi; iki üç haftada bir, kısa bir konuşma, görevini yapmış gibi. Şimdi o da yoktu. Bir gün Emre sordu:
— Anne, babam arayacak mı?
Ona yalan söylemek istemedim.
— Bilmiyorum yavrum, dedim. — Ama ben buradayım.
Başını salladı. Sonra gidip oyuncaklarını kurcalamaya başladı. Yedi yaş, çocukların büyüklerin sandığından çok daha fazlasını fark ettiği bir yaşmış; bunu o gün bir kez daha anladım.
Ağustos ayında ona o çantayı aldım. Mavi, üzerinde roket olanı. Mağazada rafın önünde durmuş, çantayı elimde tutarken şunu düşündüm: Bu para bir lütuf değildi. Sadaka değildi. Kimsenin gönlünden kopan bir iyilik hiç değildi. Bu, oğlumun sadece dünyaya gelmiş olmasıyla hak ettiği şeydi. Ve iki yıl sonra ilk kez, onun hakkını almak için kendimi küçük düşürmek zorunda kalmamıştım.
O akşam yine antrede durdum. Kapı kapalıydı. Sıradan bir kapıydı işte; beyaz, sade kilitli. Bir ay önce o kapıyı, çocuğumun hakkını elimden almaya gelen yabancı bir kadına açmıştım. Şimdi ise sadece kapıydı. Emre’yle birlikte güvende olduğumuz evin kapısı.
İçeride tanıdık bir yemek kokusu vardı; yabancı parfüm kokusu değil. Rafın üzerinde telefon duruyordu, ama bu kez kayıt açık değildi.
Peki sizden hiç, başkasının rahat etmesi için kendi hakkınızdan vazgeçmeniz istendi mi?
