“Yılmaz mı?” diye sordu, aynadaki Elif’in gözlerine bakarak

Hikâyeler
Bu keşif son derece rahatsız edici ve ürkütücü.

Kimin üzerine kayıtlı olduğundan bağımsız olarak, boşanma halinde ya yarı yarıya paylaşılır ya da çocuğun menfaati dikkate alınarak ayrıca değerlendirilirdi. Mehmet daireyi satmaya ya da birine devretmeye kalkarsa benim noter onaylı rızam gerekirdi. O rıza olmadan yapılan işlem sonradan iptal ettirilebilirdi. Yine de Derya Hanım, işi şansa bırakmamamı söyledi.

— Tapu müdürlüğü üzerinden, taşınmaz için sizin haberiniz ve bizzat başvurunuz olmadan işlem yapılamayacağına dair şerh koydurun. e-Devlet’ten de başlatabilirsiniz. Ücretsiz bir işlem. Savaş planı değil bu, sadece sizi koruyan sıradan bir dilekçe.

Arabaya gelince… Ruhsat Mehmet’in üzerindeydi ama evlilik içinde alınmıştı. O da ortak mal sayılırdı. Ne var ki arabayı elden çıkarmak daireye göre çok daha kolaydı; araç satışında eşin rızası şart değildi. Sonradan itiraz edilebilirdi ama önce satışı durdurmak daha zordu. Bu yüzden modelini, yılını, kilometresini ve yaklaşık piyasa değerini mutlaka not etmem gerekiyordu.

Yazlık ise Fatma Hanım’ın malıydı. Paylaşıma girmezdi. Orası benim meselem değildi.

Nafaka konusunda da Derya Hanım açık konuştu. Boşanmaya gidilirse, tek çocuk için genellikle resmi gelirin dörtte biri esas alınırdı; mahkeme farklı karar vermez ya da taraflar başka bir anlaşma yapmazsa. Mehmet’in bordrodaki maaşı kırk iki bin lira civarındaydı. Ama Zeynep’e gönderilen paralar maaş kartından değil, başka bir hesaptan çıkmıştı. Demek ki ya birikimi vardı ya da benim bilmediğim başka bir para kaynağı.

Derya Hanım’ın söylediklerini tek tek telefonumdaki notlara yazdım.

Beşinci gün tapu müdürlüğüne gittim. Elimde kimliğimle sırada beklerken, hayatımı zihnimde “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye böleceğim hiç aklıma gelmezdi. Her şey o kadar sıradandı ki insanın içi daha çok acıyordu. Sıradan bir sıra, sıradan bir vezne, sıradan bir form… Genç memur evrakları aldı, işlemin birkaç iş günü içinde sisteme düşeceğini anlattı. İmzamı attım, dışarı çıktım.

Altıncı gün Mehmet’le konuştum.

Ebru bir arkadaşının doğum günündeydi. Mehmet işten geldi, üstünü değiştirdi, sofraya oturdu. Önüne etli sebze yemeğini koydum, sonra karşısındaki sandalyeye geçtim.

— Mehmet, Zeynep Yılmaz kim?

Çiğnemeyi hemen bırakmadı. Önce ağzındakini bitirdi. Sonra çatalı tabağın kenarına bıraktı.

— Nereden biliyorsun?

“Kim o?” demedi. “Hangi Zeynep?” diye sormadı. Doğrudan, “Nereden biliyorsun?” dedi.

Ben de aynı sakinlikle konuştum.

— Benim asıl merak ettiğim başka bir şey. Gelir belgeme nasıl ulaştı? Daha doğrusu, sen benim belgeme nasıl ulaştırdın? Benim bilgilerimle kredi başvurusu yapılmış. Bunun dolandırıcılığa girdiğini biliyor musun?

Yüzü bir anda soldu. Sinemalardaki gibi abartılı bir beyazlık değildi bu; insanın konuşmanın artık sadakat ya da pişmanlık üzerine değil, çok daha ciddi bir şey üzerine döneceğini anladığında aldığı renkti.

— Ayşe, senin sandığın gibi değil. O aslında…

Sözünü kestim.

— Onun ne istediği umurumda değil. Ben senin ne yaptığınla ilgileniyorum. Benim evrakımı aldın. Tanımadığım bir kadına verdin. O kadın benim adıma kredi başvurusu yaptı. Üstelik her ay ona para gönderiyorsun. Aile için bana ayırdığın tutara yakın para. Bu sadece aldatma değil, Mehmet. Daha doğrusu, yalnızca aldatma değil. Bundan daha ağır bir şey.

Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra alçak bir sesle mırıldandı:

— Kredi onaylanmadı. Sonuçta bir şey olmadı.

— Oldu. Benim kişisel bilgilerim yabancı birinin eline geçti. Kredi sorgusu benim sicilime işlendi. Eğer başvuru kabul edilseydi borç benim üzerime kalacaktı. Bunu gerçekten anlamıyor musun?

Anlıyordu. Gözlerinden belliydi.

— Böyle olacağını düşünmedim, dedi sessizce. — Kısa süreliğine lazım olduğunu söyledi. Sadece arayı kapatacaktı.

Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım.

— Mehmet, bağırmayacağım. Tabak çanak da kırmayacağım. Sana bundan sonra ne olacağını anlatacağım. Yarın benimle birlikte avukata gidiyorsun. Oturacağız ve her şeyi tek tek konuşacağız: daireyi, arabayı, paraları, Ebru’yu… Gelmezsen, dolandırıcılığa teşebbüs nedeniyle savcılığa başvuracağım. Bankadan aldığım kayıt var, telefon numarası var, para transferlerinin ekran görüntüleri var. Bu bir kriz nöbeti değil. Seni tehdit de etmiyorum. Sadece ne yapacağımı söylüyorum.

İtiraz etmedi.

Ertesi gün Derya Hanım’ın ofisine birlikte gittik. Mehmet sandalyenin ucuna ilişmişti; Derya Hanım önüne dosyaları dizerken gözlerini yerden kaldırmıyordu.

Derya Hanım kimseye ahlak dersi vermedi. Sesini yükseltmedi. Sadece soru sordu.

— Mehmet Bey, bu numaraya yapılan havaleler hangi hesaptan çıktı?

— Birikim hesabımdan.

— Hesap sizin adınıza mı?

— Evet.

— Ayşe Hanım’ın bu hesaptan haberi var mıydı?

— Hayır.

— Şu anda hesapta ne kadar para var?

Mehmet sustu. Cevabı yutkunarak verdi.

— Yaklaşık kırk iki bin lira.

— Daha önce ne kadardı?

Bu kez sessizliği daha uzun sürdü.

— Yüz kırk bin lira kadar.

Yüz kırk bin lira. Benim bilmediğim bir birikim hesabı. Onun biriktirdiği, belki de bizim birlikte biriktirdiğimiz para. Ve o para aylar boyunca başka bir adrese akıp gitmişti.

Derya Hanım başını bana çevirdi.

— Ayşe Hanım, boşanmak istiyor musunuz?

Mehmet’e baktım. On üç yıl… Ebru… Evimiz… Birlikte kurduğumuzu sandığım düzen…

Cevap vermeden önce boğazımdaki düğümün çözülmesini bekledim.

— Önce her şeyin görünür olmasını istiyorum. Bütün hesaplar, bütün para hareketleri, bütün borçlar ve yükümlülükler… Hepsini bilmeden karar vermeyeceğim.

Derya Hanım ağır ağır başını salladı.

— O halde noter huzurunda yapılacak bir mal ve ödeme protokolünden başlayalım.

Şükrüye'nin Penceresinden