Derya Hanım dosyasındaki boş sayfayı önüne çekip kalemini eline aldı. Sonra bakışını Mehmet’e çevirdi.
— Mehmet Bey, son iki yıla ait bütün banka hesap dökümlerini eksiksiz sunmayı kabul ediyor musunuz?
Mehmet kısa bir tereddütten sonra başını eğdi.
— Evet.
Bunu kabul etmesinin sebebi pişmanlığı mıydı, yoksa artık kaçacak bir yer kalmadığını anlaması mı, bilmiyorum. Ama o an, mesele ilk kez sözden çıkıp kâğıda dökülmeye başlamıştı.
Ardından gelen iki hafta hayatımın en ağır günleriydi. Bağırış çağırıştan değil. Tam tersine, evde ürkütücü bir sessizlik vardı. Ebru çoğu şeyi fark etmiyordu belki; ama onun fark etmemesi bile içimi daha çok sıkıştırıyordu.
Kavga etmedik. Belki de en yorucu tarafı buydu. Aynı evin içinde dolaşıyor, aynı masaya oturuyor, Ebru’yu okula götürme işini sırayla yapıyorduk. Dışarıdan bakılsa her şey eskisi gibiydi. Oysa aramızda banka çıktılarından, ekran görüntülerinden, tarihlerden ve tutarlardan örülmüş kalın bir duvar yükselmişti.
Mehmet sonunda hesap dökümlerini getirdi. Maaş hesabı, birikim hesabı, internet alışverişlerinde kullandığı kart… Hepsi önümdeydi. Ve ben ilk kez parçaları değil, bütün resmi görüyordum.
Bir buçuk yıl içinde Zeynep’e yaklaşık 210.000 TL göndermişti. Bununla da kalmamış, onun İstanbul’da tuttuğu evin kirasını da ödemişti. Aylık 8.750 TL. Bir buçuk yılda bu da aşağı yukarı 105.000 TL ediyordu. Toplamda neredeyse 315.000 TL.
Ağlamadım. Sadece rakamlara baktım. Sonra aklıma bizim banyo geldi. Mehmet’in üç yıldır “biraz daha sonra yaptırırız” diye ertelediği, fayansları kabarmış, dolabı şişmiş banyomuz…
Derya Hanım protokolü hazırladı. Mehmet’in altına imza atacağı maddeler tek tek yazıldı.
Birincisi; dört ay içinde, benim adıma açılmış ayrı bir hesaba 105.000 TL yatıracaktı. Bu, harcadığı paranın yaklaşık yarısıydı. Acımın bedeli değildi. Benden habersiz kullanılan aile parasının geri konulmasıydı.
İkincisi; bütün hesaplarına dair bilgi paylaşacaktı. Şifre istemedim, her fişin peşine düşmek gibi bir niyetim de yoktu. Sadece her ay hesap dökümlerini görebilecektim.
Üçüncüsü; oturduğumuz dairede bana ve Ebru’ya düşecek payların altı ay içinde noter kanalıyla resmileştirilmesi için taahhüt verecekti.
Dördüncüsü; Zeynep’le her türlü irtibatı kesecekti. Mesaj yok, arama yok, aracıyla haber gönderme yok. Hiçbir istisna olmayacaktı.
Beşincisi; benim kişisel bilgilerimle kredi başvurusu yapılmaya çalışıldığı için Zeynep hakkında emniyete şikâyette bulunacaktı. Çünkü evraklarımı ona ulaştıran kişi Mehmet’ti.
En uzun süre son maddeye imza atamadı. Dilekçenin üzerinde sessizce oturdu. Sanki geri dönüş yolunun gerçekten kapandığını ilk kez o anda kavramıştı.
Sonunda şikâyet dilekçesini yazdı. Karakolda teslim alındı, kayda geçirildi. Bir hafta sonra ilgili polis memuru aradı. Zeynep’in ifadesinin alındığını, bir daha başkasına ait bilgilerle işlem yapmaya kalkarsa bunun ciddi sonuçları olacağı konusunda uyarıldığını söyledi. Kredi kullandırılmadığı ve maddi zarar oluşmadığı için ceza davası açılmadı. Ama olay resmî kayıtlara girmişti.
Mehmet para ödemeye de başladı. İlk 26.250 TL’yi iki hafta sonra gönderdi. Protokolde yazıldığı gibi doğrudan benim hesabıma yatırdı.
Ebru’yla ayrıca konuştum. Ona ne ihanetten söz ettim ne Zeynep’ten. On bir yaşındaki bir çocuğun omzuna böyle ayrıntılar yüklenmezdi.
— Ebru, babanla benim şu sıralar çözmemiz gereken bazı büyüklerin meseleleri var, dedim. Bunun seninle hiçbir ilgisi yok. Sen hiçbir şeyden sorumlu değilsin. İkimiz de seni çok seviyoruz. İçin sıkılırsa, korkarsan ya da konuşmak istersen, ne zaman istersen yanıma gelebilirsin.
Bir süre yüzüme baktı. Sonra usulca sordu:
— Boşanacak mısınız?
Ona yalan söylemedim.
— Şu an bilmiyorum, dedim. Ama ne olursa olsun senin evin, okulun ve iki ebeveynin olacak.
Bana sarıldı. Sıkıca. Hiç konuşmadan, uzun uzun. Sonra odasına gitti ve müziğini açtı.
Aradan üç ay geçti.
Mehmet, ödemesi gereken 105.000 TL’nin 78.750 TL’sini yatırdı. Kalanı için belirlenen takvim işliyordu. Dairedeki payların devriyle ilgili belgeler noterde hazırlanıyordu. Zeynep ise onun telefonundan, para hareketlerinden ve hayatından silinmiş görünüyordu. Kontrol ettim. Bunu onu cezalandırmak için yapmadım. Sadece artık başka türlü güvenmem mümkün değildi.
Biz barışmadık. Boşanmadık da. İçinde bulunduğumuz hâlin tam karşılığı olan basit bir kelime yok.
Mehmet eskisinden daha sessiz biri oldu. Eve vaktinde geliyor. Cumartesi akşamları yemeği o hazırlıyor. Ebru’yu yüzmeye götürüyor. Bana çiçek almıyor, pahalı hediyelerle hatasını kapatmaya çalışmıyor. Zaten kabul etmezdim.
Bazı akşamlar Ebru uyuduktan sonra mutfakta karşılıklı oturuyoruz. Konuşmadan çay içiyoruz. İkimiz de aynı masadayız ama düşüncelerimiz bambaşka yerlerde dolaşıyor.
Bir gece Mehmet, bardağına bakarak şöyle dedi:
— Bunu nasıl düzelteceğimi bilmiyorum.
Ben de sakin bir sesle cevap verdim:
— Bir cümleyle düzelmez. Zamanla belli olur.
Bugün hâlâ yaşadığımız şeye ne ad vereceğimi bilmiyorum. Resmen ayrılmış değiliz; ama eski anlamıyla bir aile olduğumuzu da söyleyemem.
Yine de artık en azından ortada bir düzen var. Daire payları işlemede. Para geri geliyor. Şikâyet emniyet kayıtlarına geçti. Ebru okuluna gidiyor ve duvarın arkasından kavga sesi duymuyor. Ben eşimin ne kadar kazandığını ve her ay paranın nereye aktığını biliyorum.
Bütün bunların sonunda çok basit bir gerçeği de öğrendim: Kimlikler, belgeler, maaş yazıları ve benzeri evraklar, bir başkasının izinsiz ulaşabileceği yerde tutulmamalı. Güvenmek güzeldir; ama güvenmek, tedbiri tamamen bırakmak demek değildir.
Eğer bir gün hayatında bir şeylerin birbirini tutmadığını hissedersen, önce sakince anlamaya çalış. Banka dökümü istemek, kredi geçmişini kontrol etmek, bir avukata danışmak takipçilik değildir. Bazen bunlar, başkasının borcuyla ve kendi gözyaşlarınla baş başa kalmamanın tek yoludur.
Elif’e bir daha gitmedim. İyi bir kuafördü, eli gerçekten maharetliydi. Ama onu düşündüğümde aklıma saç kesimi gelmiyor. Tesadüfen duyduğum bir soyadının hayatımı nasıl altüst ettiğini hatırlıyorum. Ve o anda bağırmak yerine oturup düşünmenin ne kadar önemli olduğunu…
