“Yarın benim evimde kutlama yapılmayacak. Kendi evinizde yapın” dedi Zeynep, soğuk sakinlikle telefonu kapatıp kayınvalidesini ve eşini kapının önüne koydu

Hikâyeler
Haksız, acımasız bir ihanete karşı dimdik duruş.

Bir de masrafın ucundan bile tutmayanlar için.

Zeynep, Mehmet’in yanından sessizce sıyrılıp geçti; çantasını kanepenin üzerine bırakıverdi. Artık öfkelenecek hâli bile kalmamıştı. İçinde yalnızca ağır, boğuk bir uğultu dönüp duruyordu. Her şey yine aynı yere çıkıyordu: aynı tartışmalar, aynı sitemler, aynı “sen de anlarsın” bakışları… Oysa Zeynep’in artık çok net anladığı tek bir şey vardı: Burası uzun zamandır onun yuvası gibi hissettirmiyordu.

Ertesi sabah Zeynep kahvesini daha yeni hazırlamıştı ki kapı birden ardına kadar açıldı. Zil çalınmamıştı bile.

Eşiğin önünde Fatma duruyordu; baştan aşağı hazırlanmış, elinde dolu bir poşet, yüzünde de zafer kazanmış birinin rahatlığı vardı.

— Zeynep, tavuk aldım! Burada pişirelim, senin fırının güzel yapıyor.

Zeynep fincanını kaldırıp sakin bir sesle sordu:

— Kendi evinizde pişirseniz olmaz mı?

— Bizim orası dar, burada herkes rahat eder. Mehmet, sen de bir şey söylesene!

Mehmet çoktan mutfak kapısının yanında belirmişti. Kravatı yamuk duruyor, yüzünden yorgunluk akıyordu.

— Zeynep, annem öyle uygun görmüş işte…

Zeynep ona öyle bir baktı ki, evdeki kedi bile durumu sezmiş gibi akıllıca yatağın altına kaçtı.

— Mehmet, misafir falan gelmeyecek. Bunu daha önce konuştuk.

Fatma derin ve gösterişli bir iç çekti.

— Hep aynı şey. Ben aile için uğraşıyorum, sen yalnız kendini düşünüyorsun.

Zeynep kahvesinden küçük bir yudum aldı.

— Hiç değilse bir kişi kendini düşünüyor, değil mi?

Akşam olduğunda tek istediği şey sessizlikti. Ne bir konuşma, ne bir istek, ne de kapı eşiğinde bekleyen başka bir sorun… Fakat apartmanın girişinde, ellerinde çiçek demetleri ve pasta kutusuyla üç şık hanım bekliyordu.

— Fatma Hanım’a geldik! Kutlama varmış! — dediler neşeyle.

Zeynep’in içinden soğuk bir şey geçti. Merdivenleri çıktı, kapıyı açtığında ise olduğu yerde donakaldı.

Ev uğulduyordu. Kahkahalar, limonata ve şerbet kokusu, masaya dizilmiş salatalar, Fatma’nın üzerinde yeni bir elbise, Mehmet’in elinde bardaklar… Sanki Zeynep’in evi değil de herkese açık bir davet salonuydu.

— Siz aklınızı mı kaçırdınız? — diye bağırdı.

Fatma hiç istifini bozmadan omuz silkti.

— Zaten eve geç geliyorsun. Biz de madem öyle, burada toplanalım dedik.

Zeynep ağır ağır paltosunu çıkardı, çantasını yere bıraktı, sonra dimdik doğruldu.

— O hâlde şimdi herkes dışarı çıkıyor. Kutlama burada bitti.

Mehmet dişlerinin arasından fısıldadı:

— Ne yaptığını sanıyorsun sen?

— Çöpü dışarı çıkarıyorum, — dedi Zeynep. Mehmet’in ceketini alıp ona doğru uzattı. — Senden başlayalım.

Fatma’nın yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

— Zeynep, bu yaptığın düpedüz saygısızlık!

— Hayır, bu düzen, — dedi Zeynep. Sesi alçaktı ama keskinliği tartışmaya yer bırakmıyordu. — Herkesin bir evi var. Sizinki burası değil.

Misafirler önce kaskatı kesildi. Birbirlerine baktılar, sonra telaşla tabaklarını, çantalarını, getirdiklerini toplamaya koyuldular. Beş dakika sonra son kişinin ardından kapı kapandı.

Mehmet antrede kalakalmıştı; rengi solmuş, bakışları dağılmıştı.

— Sen delirdin, — diye mırıldandı.

Zeynep başını iki yana salladı.

— Hayır, Mehmet. Sadece kendi evimi geri aldım.

Yatak odasına gidip valizi çıkardı ve Mehmet’in ayaklarının dibine koydu.

— Toparlan. Bugün.

Mehmet odanın ortasında öylece durdu. Etrafına, bütün bunlar kötü bir rüyaymış da birazdan uyanacakmış gibi bakıyordu. Ama valiz çoktan açılmıştı. Yıllardır dolapta bekleyen, eski hayatın kokusunu ince ince taşıyan gömlekler, kazaklar, kişisel eşyalar birer birer içine yerleştirildi. Zeynep acele etmedi. Bağırmadı, sitem etmedi, açıklama yapmadı. Yüzündeki ifade, insanın tarihi geçmiş bir şeyi çöpe atarken takındığı ifadeye benziyordu: hoş değildi, ama yapılması gerekiyordu.

Bir saat sonra ev tamamen duruldu. Valiz sahibiyle birlikte çıkıp gitmiş, kapı son kez kapanmıştı. Zeynep, uzun zaman sonra ilk kez evin içinde havanın hafiflediğini hissetti.

Şükrüye'nin Penceresinden