“Yarın benim evimde kutlama yapılmayacak. Kendi evinizde yapın” dedi Zeynep, soğuk sakinlikle telefonu kapatıp kayınvalidesini ve eşini kapının önüne koydu

Hikâyeler
Haksız, acımasız bir ihanete karşı dimdik duruş.

O hafifliğin ardından eve koyu, elle tutulur bir sessizlik indi. Yatağın altına sinmiş olan kedi, bir süre sonra temkinli adımlarla dışarı süzüldü; gelip Zeynep’in yanına oturdu ve ona, sanki bu evde gerçek söz sahibinin kim olduğunu nihayet anlamış gibi baktı.

Zeynep mutfağa geçti, kendine sıcak bir çay doldurdu. Sonra kanepeye oturdu ve yıllardır ilk kez içinden çok net bir duygu geçti: Burası onun eviydi. Başkasının gölgesi yoktu, yabancı alışkanlıkların kokusu yoktu, bitmek bilmeyen “Bizde böyle yapılmaz” cümlesi duvarlardan sızmıyordu.

Aradan bir hafta geçti. Tam yedi gün sessizlik. Yedi akşam boyunca “Zeynep, çoraplarım nerede?” diye bağıran kimse olmadı. Sabahları da kayınvalidesinin dikkat kesilmiş fısıltısı duyulmadı: “Kahve sana dokunur, bu yaşta…” Zeynep için bu neredeyse cennet sayılırdı. Yine de içten içe biliyordu; fırtına dinmiş gibi yapıyor, ama aslında uzaklaşmıyordu.

Nitekim pazar günü, öğle vakti kapı zili çaldı. Uzun, ısrarcı, insanın içine sıkıntı salan bir çınlamaydı bu. Zeynep kapı dürbününden baktı ve dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. Eşiğin öte yanında Mehmet duruyordu; sakalları uzamış, elinde de bir demet karanfil vardı. Karanfil! İnsanların bayramı değil de daha çok hüznü hatırlatan çiçeklerden.

— Merhaba, dedi Mehmet, gözlerini yere indirerek. Konuşabilir miyiz?

— Elbette, diye cevap verdi Zeynep. Burada, kapının önünde.

— Zeynep, bunu gösteriye çevirmeyelim.

— Mehmet, gösteri geçen cuma bitti. Perde kapandı, oyuncular dağıldı, soytarılar da evine gitti.

Mehmet bir adım içeri kayar gibi oldu; sanki sınırın nerede çizildiğini yokluyordu.

— Düşündüm de… belki ikimiz de biraz fazla tepki verdik.

— İkimiz mi? Zeynep kaşını hafifçe kaldırdı. Ben yedi yıl boyunca sustum. Sen buna “fazla tepki” mi diyorsun?

Mehmet elindeki çiçekleri ayakkabılığın üzerine bıraktı; sanki oraya bir iz, küçük bir hak iddiası koymak ister gibiydi.

— Annem çok endişeli. Diyor ki, belki Zeynep’in zor bir dönemi vardır…

— Benim zor dönemim değil, Mehmet. Benim sabrımın süresi doldu.

Başını salladı. Ellerini nereye koyacağını bilemeyen bir çocuk gibi duruyordu.

— O zaman… belki eve dönebilirim?

— Hayır.

— Neden?

— Çünkü valizinle annen birbirini buldu. Mutluluklarını bozmayalım.

Birkaç gün sonra bu kez Fatma geldi. Elinde bir poşet mandalina, yüzünde de sorguya çağrılmış insanlara özgü o gergin ifade vardı.

— Zeynep, tabii seni anlıyorum, dedi içeri girer girmez. İş güç, yorgunluk… Ama sonuçta aile sayılırız.

— Aileydik, Fatma Hanım. Ta ki benim mutfağımı sizin dinlenme tesisiniz sanana kadar.

Fatma mandalinaları tek tek masaya dizmeye başladı. Sanki birkaç meyve, söylenmiş bütün sözlerin yerine geçebilirmiş gibi.

— Ben sadece Mehmet sıcak bir yuvada yaşasın istedim. O biraz elinden tutulması gereken biridir.

— Kaç yaşında olduğunu bir hatırlatsanız? Zeynep dolaptan fincanları aldı.

— Erkekler çocuk gibidir kızım. Yanlarında bir kadın olacak ki…

— Karnını doyursun, ortalığı toplasın, üstüne bir de ahlak dersi dinlesin, öyle mi? Sağ olun, ben o görevden yoruldum.

Fatma gözlerini tavana çevirdi.

— Fazla gururlusun. Böyle hayat yürümez Zeynep. İnsan biraz daha yumuşak olmalı.

— Siz de hayatın kendi mutfağınızdan ibaret olduğuna fazla eminsiniz. Ben artık o mutfağın kapısından içeri girmeyeceğim.

Aynı akşam Mehmet’in akrabalarından Elif teyze aradı. Sesinde, bütün dünyanın yükü omuzlarına bırakılmış gibi bir keder vardı.

— Zeynepçiğim, canım benim, sen bunu Mehmet’e nasıl yaptın?

— Peki onun bana yaptıkları normal miydi?

— Erkektir. Onların bazı zayıflıkları olur.

— Benim de var, dedi Zeynep sakince. Mesela paspas yerine konulmaya hiç dayanamam.

Telefon kapandıktan sonra Zeynep uzun süre evin içinde bir ileri bir geri yürüdü.

Şükrüye'nin Penceresinden