Ama bu “evet”, kapımı herkese ardına kadar açmak anlamına gelmiyordu. Yanımda yürümeyi bilenlere, hayatıma zorla girmeye kalkışmayanlara, sınırlarımı çiğnemeden yaklaşanlara verilecek bir cevaptı.
“Elif… o yalnızca geçmişin içinde kalmış biri. Ben onun bugünüme sızmasına izin verdim. Bunu onu sevdiğim için yapmadım; daha çok, kendimin kim olduğunu yeterince hatırlayamadığım için yaptım.
Beni bağışla.
Bunu beni geri kabul et diye söylemiyorum. Sadece şunu bilmeni istiyorum: Sen haklıydın.
– Mert”
Mektubu usulca katladım, yeniden zarfına koydum. İçimde ne öfke vardı ne de acıma. Sadece duru, sessiz bir sükûnet… Artık onun geri dönmesini istemiyordum. Kötü biri olduğu için değil; bir başkasının kararsızlığı yüzünden kendimi bir kez daha kaybetmeye razı olmadığım için.
Sonbahar ağır ağır çekilip yerini kışa bırakırken ben de kendi içimde beklemeyi öğrendim. Karanfilli, tarçınlı çay demliyor; pencere önünde yanan mumların titrek ışığını izliyordum. Masanın üzerinde henüz kapağı açılmış yeni bir kitap dururdu. İçimde ise uzun zamandır aradığım o temizlik hissi vardı.
Emre’yle görüşmelerimiz de bu dönemde düzenli hâle geldi. Hayatıma zorla yerleşmeye çalışmıyor, varlığını üzerime gölge gibi düşürmüyordu. Ama ne zaman yanında birine ihtiyaç duyacağımı da tuhaf bir incelikle seziyordu. Beni kimseyle kıyaslamıyor, ölçüp biçmiyor, benden bir şey talep etmiyordu. Bu bana yabancıydı; üstelik güzel bir yabancılıktı.
Bir gün elinde küçük bir kutuyla geldi. Kurdeleyle bağlanmış, sade ama özenli bir kutuydu.
“Bunu sana getirdim,” dedi biraz mahcup bir sesle. “Öyle büyük bir şey değil… sadece bir anlamı var.”
Kutunun içinde minicik bir filiz vardı. İncecik gövdesiyle narin, taze, yeşil bir hayat parçası… Saksının kenarına küçük bir not iliştirilmişti:
“Büyüyebilirsin. Yağmurdan sonra bile.”
O an Emre’ye sarıldım. İlk kez birine sarılırken kendimi eksilmiş değil, tamamlanmış hissettim. Ona güvendiğim kadar, belki ondan da fazla, kendime güveniyordum. Ve geleceğin artık korkulacak bir boşluk değil, yavaşça yürünecek bir yol olduğuna inanıyordum.
Bir akşam eski fotoğrafları karıştırırken uzun süre aynı yerde takılı kaldım. Bazılarında Mert vardı. Bazılarında yıllardır arayıp sormadığım arkadaşlar… Bazılarında ise ben vardım; daha genç, daha aydınlık, gözlerinin içi gülen bir kadın.
Sonra fark ettim: Mert’le tanışmadan önce gülüşüm daha genişmiş. Bakışlarım daha canlı, yüzüm daha özgürmüş. Zamanla bu ışık sönmemiş belki ama üzeri örtülmüş. İnce ince, gün gün, sessizce…
Hayat kötüleştiği için değildi bu. Ben kendimi sürekli ayarlamaya başlamıştım. Tartışma çıkmasın diye susmuş, kırılmasın diye eğilmiş, sorun büyümesin diye kendi sesimi kısmıştım.
Şimdi geri dönmüştüm. Ama geçmişe değil. O eski fotoğraftaki kıza da değil. Bugünkü hâlime… Yaralarıyla, öğrendikleriyle, sınırlarıyla ve yeniden parlamayı bilen yanıyla kendime dönmüştüm.
Bazen bana hâlâ soranlar oluyor: “Nasıl cesaret ettin? Onu nasıl evden gönderdin? Sonuçta sevgi vardı, ortak bir hayat vardı, yıllar vardı…”
Ben artık bu soruya uzun uzun cevap vermiyorum. Sadece şunu söylüyorum: İnsan kendini yok ederek sevemez. Sevgi, insanın kendi canından, onurundan, huzurundan eksilterek yaşanacak bir şey değildir.
“Başka çarem yok,” diye dayanıp duran; “çocuklar üzülmesin,” diye kendini susturan; “belki değişir,” umuduyla yıllarını beklemeye bırakan kadın güçlü görünür belki. Ama çoğu zaman o güç değil, görünmez bir esarettir.
Asıl kuvvet, bir gün ayağa kalkıp sınırını aşanın gözlerinin içine bakabilmektir. Titreyen bir sesle bile olsa “Yeter” diyebilmektir. O kelime bazen bir kapıyı kapatır; ama aynı anda insanın kendi hayatına açılan kapıyı da aralar.
Mert’ten nefret etmiyorum. Hatta ona bir yanımla minnet duyuyorum. Çünkü o benim en zor dersim oldu. Sertti, acıttı, bazen beni kendimden uzaklaştırdı. Ama sonunda bana en kıymetli şeyi gösterdi: Bir insanın kendi bütünlüğünü koruması, başkasının sevgisinden daha değerli olabilir.
