“Okuyor musun hâlâ?” diye sabırsızca sordu Emre, dosyayı itip küçümserce gülümseyerek

Hikâyeler
Bu teklif açıkça adaletsiz ve aşağılayıcı.

— Ne fark eder ki kızım?

— Çok fark eder. Avukat, kanunun izin verdiği sınırları yazar. Ama “mesleki fırsatlardan hak talep etmeyecektir” gibi bir cümle hukuk dili değil. Bu, benim daha en baştan kariyerimden vazgeçmemi, sonra da bir zamanlar bir mesleğim olduğunu hatırlamaya bile cesaret edemememi istemek demek. Böyle bir ifadeyi avukat kendiliğinden eklemez. Biri özellikle koydurur.

Fatma Hanım’ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

— Sen şimdi ne ima ediyorsun?

— Hiçbir şey ima etmiyorum. Sadece okuyorum. Hem de sizin istediğiniz gibi, açık açık.

Emre’nin bakışları benimle annesi arasında gidip geliyordu. O akşam ilk kez, önümüze getirdiği sözleşmeyi gerçekten okuyormuş gibi görünüyordu.

— Sekizinci maddeye bakalım, — dedim ve dosyayı ona doğru çevirdim. — Şurada. Kendin oku.

Dosyayı aldı. Eğildi. Dudakları sessizce kıpırdadı.

Sekizinci maddede, evliliğin eşin talebiyle sona ermesi durumunda kadının ortak konutu bir ay içinde terk edeceği, tadilat ve eşya için yaptığı harcamalar karşılığında hiçbir bedel isteyemeyeceği yazıyordu. Tadilat ve eşya dedikleri de, üstelik, birlikte almayı planladığımız yeni ev içindi. Konut kredisiyle alacaktık; ilk peşinatın bir kısmını ben çoktan biriktirmiştim. Hem de şu az önce küçümsenen, virgülüne kadar hesabı yapılan maaşımdan.

Emre başını kaldırdı.

— Bu öyle değildir… Yani… herhâlde hazır metindir, eskiden kalmış bir şeydir…

— Neyden kalmış olabilir Emre? Önceki nişanlıdan mı?

Odaya sessizlik çöktü. Fatma Hanım koltuktan doğruldu.

— Tamam artık, — dedi. — Bu kadar büyütmeye gerek yok. Gayet normal bir sözleşme bu, aklı başında herkes yapıyor. Sen yok yere mesele çıkarıyorsun. Emre, bir şey söylesene.

Emre hiçbir şey söylemedi.

Sekizinci sayfaya bakarak oturdu, sustu. İşin en ağır tarafı da bu suskunluktu. Sözleşmeyi en azından yabancı bir avukat kaleme almıştı; ama susan oydu. Üç hafta sonra yanımda durup “kabul ediyorum” demesi gereken adam. O an tek bir cümle kurabilirdi: “Anne, dur, bu gerçekten fazla, bunu çıkaralım.” Sadece bunu söylemesi yeterdi.

Söylemedi.

Annesiyle karşı karşıya gelmemeyi seçti. Benimle sessiz kalmak daha kolaydı.

Dosyayı kapattım. Masanın üzerindeki mavi kalemi onun tarafına doğru ittim.

— Bunu imzalamayacağım, — dedim.

— Zeynep, istersen yarın daha sakin kafayla konuşalım, — diye aceleyle araya girdi Emre. — Yoruldun, anlıyorum…

— Yorulmadım. Sonuna kadar okudum.

— Ne okudun sanki? — diye atıldı Fatma Hanım. — Bildiğin evrak işte. Sen baştan kusur aramaya niyetliymişsin. Evlenmek istemiyorsan açıkça söyle, böyle gösteri yapmanın anlamı ne?

— İstiyorum, — dedim. Sonra kelimenin artık geçmişte kaldığını fark edip kendime şaşırdım. — İstiyordum. Altıncı sayfaya kadar.

Ayağa kalktım, sandalyenin arkasındaki montumu aldım. Antre karanlıktı; düğmeyi elimle yoklayarak bulmam birkaç saniye sürdü. Arkamdan Emre’nin sesi geliyordu. “Bir gece uyuyup düşünelim” diyordu, “annem onu demek istemedi” diyordu, “biz yetişkin insanlarız” diyordu.

Yetişkin insanlar.

Yetişkin bir adam, nişanlısının önüne daha baştan onu evin içinde sözü geçmeyen bir hizmetli gibi gösteren kâğıtları koymuştu. Üstelik okumayacağına o kadar emindi ki kendisi bile doğru düzgün okumamıştı.

Kapının eşiğinde durup döndüm.

— Emre. Gerçekten okumayacağımı mı sandın?

Bocaladı.

— Ben sandım ki sen… yani… sen genelde böyle şeylere…

— Aldırmam. Cümleni tamamlasaydın.

Tamamlayamadı.

İçeriden Fatma Hanım’ın sesi yükseldi. Pişman olacağımı, Emre gibisini kolay bulamayacağımı, benim yaşımda insanın artık fazla seçici davranmaması gerektiğini söylüyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden